Niyet ettim İslam`a……..

Hangi Ehl-i Sünnet ?

Yazan: kiziroglu 31 Ekim 2009

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

 

 

Bir Müslüman için, temel, öncelikli ve belirleyici kimlik İslami kimliktir. Kavmi, mezhebî, meşrebî aidiyetler asla bir Müslümanın kimlik hanesinde belirleyici olamaz, olmamalıdır.

 

Son dönemlerde bazı çevrelerde mezhep vurgusunun çok belirgin şekilde öne çıkarılmakta olduğunu, bazı kimselerin kendilerini ifade ederken İslam’dan daha çok mezhebî aidiyetlerine vurgu yaptığını görmekteyiz. Bunun da ötesinde, soğuk savaş dönemi psikolojisini hâlâ üzerinden atamamış görünen bazı kişi ve çevrelerin, söz konusu psikolojiyle 70’li yıllarda Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi İslami uyanış öncülerinin eserlerine karşı yürüttükleri kampanyaların benzerini, günümüzde de tevhidî uyanış çabalarına karşı sürdürdükleri görülmektedir. Söz konusu kampanyaların başat argümanı ise tıpkı önceki dönemde olduğu gibi yine “Ehl-i Sünnet”.

 

Bazı köşe yazarları ve çevrelerin dilinde, “mezhep fetişizmi” olarak nitelenebilecek kadar yoğun ve abartılı bir “Ehl-i Sünnet” söyleminin hükümranlığı kendini kolaylıkla hissettiriyor. Ehl-i Sünnet adına esip gürleniyor, kimin doğru yolda kimin yanlış yolda olduğu Ehl-i Sünnet adına karara bağlanıyor. İnsanlar, yüce Allah’ın Kitabı ve Hz. Peygamber’in Nebevî örnekliği yerine, Ehl-i Sünnet’e davet edilmekte, yegane kurtuluşun “Ehl-i Sünnet’e bağlılıkta” olduğu propagandası yapılmaktadır.

 

Bu noktada akla şu çok önemli soru gelmektedir: Hangi Ehl-i Sünnet? Zalim ve fasık otoritelerle asla uzlaşmayan, onların baskılarına boyun eğmeyen ve böylece Nebevî fıkıh ve siyasetin temsilcisi olarak yaşayıp öylece Rabbine yürüyen İmam Ebu Hanife ve benzeri muvahhid imamların çizgisi mi, yoksa Abbasilerle başlayan süreçte ehlileştirilip saltanat rejimlerinin resmi mezhebi haline getirilen ve giderek zulmün payandası kılınan “Ehl-i Sünnet” mi?

 

Yukarıdaki soru, “Hangi İsevîlik? Hz. İsa’nın tebliğ ettiği, zulme karşı adalet çağrısı yapan ve bu sebeple zalim Roma İmparatorluğu’nun takibatına uğrayan tevhidî çizgi mi, Hz. İsa’nın ardından Pavlus’un öncülük ettiği pragmatizm çıkmazında giderek kitleselleşen, fakat ilkelerini yitiren ve nihayetinde Roma’nın resmî dini ve Roma zulmünün payandası haline gelen İsevîlik mi?” sorusu kadar yakıcı bir sorudur.

 

“Ehl-i Sünnet” adına esip gürleyen, İslami uyanışın kıymetli öncülerine Ehl-i Sünnet adına kara çalmaya, onları mezhepsizlikle vs itham etmeye yeltenenlerin “Ehl-i Sünnet”i hangisidir?

 

Onlar Ehl-i Sünnet deyince, Kur’an’ı ahlak edinmiş olan Hz. Peygamber’in Nebevî örnekliğini izlemiş ve bu yolda bedeller ödemiş olan muvahhid imamların çizgisini mi kastetmekteler, yoksa onların ardından saltanat rejimlerine payanda kılınan ve “zalim ve fasık emire itaati” dinin şartı gören anlayışı mı savunmaktalar?

 

Bu sorunun cevabı, Ehl-i Sünnet çizgisinin tarihsel süreçte geçirmiş olduğu dönüşümü anlamakta yatmaktadır. Ehl-i Sünnet çizgisinin saltanat rejimlerinin elinde yaşadığı kırılmaları ve dönüşümleri dikkate almayanlar, Ehl-i Sünnet dediklerinde, İmam Ebu Hanife gibi muvahhid öncülerin çizgisini savunduklarını zannediyorlar. Oysa gerçek hiç de böyle değil.

 

Gerçeği, İmam Ebu Hanife örneği üzerinden kısaca anlatmaya çalışalım:

 

Bilindiği gibi İmam Ebu Hanife, yaşadığı dönemde yönetimi ellerinde bulunduran Emevilerin Müslümanlar üzerindeki riyasetini gayr-i meşru ilan etmiş ve Emeviler aleyhinde yapılan kıyamlara destek vermişti. Bu durumdan rahatsız olan yöneticilerin kendisini kontrol altına almak maksadıyla yapmış oldukları başkadılık vb. tekliflerini ise hiç tereddüt etmeden reddetmişti.[1] Bunun üzerine Emeviler tarafından hapsedilerek teslim alınmaya çalışılmıştı.

 

Emevi saltanatının yıkılması ardından kurulan Abbasileri başlangıçta destekleyen, fakat onların da Emevilerden farklı olmadığını görünce desteğini çekip muhalif cephede yer alan İmam Ebu Hanife, böylece Abbasilerin de hedefi haline gelmişti. Tıpkı Emeviler gibi Abbasiler de bu etkili zâtı önce üst düzey bir resmî görevle sisteme angaje etmek istemişler, bunun için de kendisine defalarca başkadılık teklifi yapmışlardı. Fakat teklif edilen bu görevi kabul etmesi halinde, bağımsız İslami çizgisini sürdüremeyeceğinin ve yönetimin kendi ismi üzerinden meşrulaştırılmak istendiğinin farkında olan İmam Ebu Hanife, bu teklifi ısrarlara rağmen kabul etmedi.[2] Bu İslami tavrının bedelini ise, atıldığı zindanda vefat ederek ödedi.

 

İmam Ebu Hanife’yi sisteme angaje edemeyen ve onun muhalif çizgisini teslim alamayan Abbasi sultası, ilerleyen süreçte talebesi Ebu Yusuf’un söz konusu görevi kabul etmesinden faydalanarak, kendisini teslim alamadığı İmam Ebu Hanife’nin çizgisini teslim alma yoluna gitti.

 

Ebu Yusuf, başkadılık görevinde adaletten ayrılmamaya gayret gösterdiyse de, o konumda bulunarak Abbasilerin asıl beklentilerine aracılık yapmış oldu.Bu beklenti, kendisini teslim alamadıkları İmam Ebu Hanife’nin çizgisini teslim almak ve ehlileştirmekti. Nitekim, İmam Ebu Hanife mektebi, bu süreçte dinamizminden uzaklaştırılıp fıkhî bir mezhep olarak kalıplaştırıldı ve Abbasilerin resmî mezhebi haline getirildi.

 

Böylece tarihin ilginç paradokslarından biri daha yaşanmıştı. Tıpkı Hz. İsa’yı tevhid çağrısından ötürü ölümle cezalandırmak isteyen Roma İmparatorluğu’nun daha sonraları, aslî kimliğinden uzaklaştırılmış olan İsevîliği resmi din olarak kabul edip payandalaştırdığı gibi, Abbasiler de, bedenini zindanda çürüttükleri İmam Ebu Hanife’nin çizgisini resmi mezhep ilan edip ehlileştirmişler ve aşağıda yapacağımız alıntılardan da anlaşılacağı gibi payandalaştırmışlardır.

 

İmam Ebu Hanife’den bir buçuk asır sonra yaşamış olan ünlü Hanefi alimlerinden Ebu Cafer et-Tahavi, “Bu, ümmet fakihlerinden İmam Ebu Hanife, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesi, dinin usulü ve Allah’a iman üzerine olan görüşlerinin bir açıklamasıdır”[3] şeklinde takdim ettiği “Akidetü’t-Tahaviyye” adlı eserinde şu görüşlere yer veriyor:

 

“Müslüman emir sahiplerine ve imamlarımıza karşı, haksızlıkta bulunsalar dahi karşı çıkmayı uygun görmeyiz ve onlar aleyhine dua etmeyiz. Onlara itaatten ayrılmayız. Onlar bize günah işlemeyi emretmedikçe onlara itaati Allah’a itaat dairesinde farz görürüz.”[4]

 

Yine ünlü Hanefi alimlerinden Ebu Yusr Muhammed Pezdevi’nin “Ehl-i Sünnet Akaidi” adlı eserinde “Zalim ve fasık imamın durumu” başlığı altında şu ifadeler yer alıyor:

 

“İmam adaletsizlik yapar ve günah işlerse, İmam Ebu Hanife ashabının hepsine göre azledilmez ve bu, kabul edilen, rıza gösterilen görüştür.”[5]

 

Günümüzde piyasada bulunan “Ehl-i Sünnet Akaidi” kitaplarına göz atıldığında (ki bunlar da söz konusu ettiğimiz klasik eserler kaynak alınarak yazılmıştır/yazılmaktadır), “zalim ve fasık emire itaatin” vazgeçilmez bir kaide olarak savunulduğu görülür.  

 

Evet, zalim ve fasık sultanlara karşı muhalefetle başlayan ve bu yolda bedeller ödeyen bir çizgi, süreç içerisinde “zalim ve fasık idarecilere itaati” dinin şartı gören embedded (iliştirilmiş) bir çizgi haline getirilmiştir.

 

Sanırım başlıktaki soru şimdi daha iyi anlaşılmıştır. Ehl-i Sünnet adına ahkâm kesen, insanları Ehl-i Sünnet’e uyup uymamakla değerlendiren, dillerinden ve kalemlerinden İslam’dan çok mezhep vurgusu sâdır olan kişi ve çevreler en azından bu sorunun cevabını vermelidirler: Hangi Ehl-i Sünnet?   

          

DİPNOTLAR

 



[1] Konuyla ilgili ayrıntılar için Bkz. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, C. 2, Sh. 109, Hisar Yay.

[2] Muhammed Ebu Zehra, a.g.e. C.2, Sh. 236

[3] Tahavi Şerhi, Sh. 119, Guraba Yay.

[4] Tahavi Şerhi, Sh. 114, Guraba Yay.

[5] Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, Sh. 273, Kayıhan Yay.

 

(Not: Bu yazı Vuslat Dergisi’nin Eylül sayısında yayınlanmıştır)

 

Yazı kategorisi: Islam ve Biz | » yorum bırak;

Neredesin

Yazan: kiziroglu 27 Ekim 2009

Neredesin…

 

Al yaranı, koy yanına yaramın,

Öfkeni öfkenle çoğalt,

Düşersem  kaldır beni..

          Nerdesin ey ulaşmazığım,

      Nerdesin çelik kanatlım,

      Nerdesin kınına, kabına sığmayanım…

 

                     İnkar işte burada,

                     Günah işte burada,

                     Kan işte burada,

                     Esmer acılar işte burada…

 

                               Nerdesin top top ateşim,

                               Ateş kuşum,

                               Ebabilim,

                               Nerdesin…

 

                                        Gelki kanatlansın küskün ırmaklar,

                                        Gelki kalksın uyuyan toprak..

                                        Kalk ki, göğe değsin yüreklerimiz,

                                        Gel artık,

                                                   Nerelerdesin….

 

 

Yazı kategorisi: Şiir / Edebiyat | » yorum bırak;

Tevhid ve adalet için vahyi kuşanmış bir gençlik

Yazan: kiziroglu 26 Ekim 2009

 
 
 
Kur’an ahlakını donanmış Resulullah’ı (sav) tek rehber edinmiş bir gençlik nasıl olmalıdır?
 

 

 

 Farklı  zamanlarda farklı mekânlarda  birçok kere tekrar edilen bir  soruya cevap arayalım birlikte.

“Nasıl bir gençlik?”  Farklı ilim dallarının  farklı  pencerelerden  ele aldığı bu soruyu  biz  İslami perspektif ile  ele alarak cevaplamaya çalışacağız.

Kur’an ahlakını donanmış  Resulullah’ı (sav) tek rehber edinmiş bir gençlik nasıl  olmalıdır?

Yeryüzünde fitnenin, fahşanın, zulmün, adaletsizliğin zirve yaptığı, insani-islami-ahlaki unsurların her fırsatta  saldırıya uğradığı bu zamanlar gençliğin kendisini kötü-çirkin-yanlış, haram-günah-ifsatlardan en fazla koruması gerektiği zamanlardır. Geçmiş zamanda  bu minval üzere olan insanlığa gönderilen peygamberlerde  bu insanları, bu olumsuzluklardan uyarmak, korumak ve  yol göstermek  için gönderilmişlerdir.   İşte tam da bu noktada gençliğin önemi ve fonksiyonu ortaya çıkıyor.

 Yeryüzünde zulmün, adaletsizliğin ve haramiliğin arzı endam  ettiği bir mekânda ve de zaman  diliminde bu misyonu Müslüman gençlik üstlenecektir. Müstekbirlerin  oyunlarını bozan unsur, mazlum ve ezilmiş insanların umudu olmalıdır Müslüman gençlik.

Yeryüzünde tevhid ve adaleti söz sahibi yapmak için mücadele eden Peygamberleri  genel  olarak garibler (1) ve gençler (2) desteklemiştir. İnsanlığın bütün tarihinde bu böyle olmuştur. Tevhidi değişimin lokomotifi ve ana unsuru tarih boyunca gençler  olagelmiştir. Tevhidi değişimin lokomotifi olan bu gençlik hangi özelliklere sahip olmalı?

 İlahi emirde emredildiği şekli ile : “İyiliği emredip kötülüğü yasaklayan; temiz şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılan; insanların sırtlarındaki ağır yükleri kaldırıp boyunlarındaki zincirleri kıran”  kutlu elçinin mirasını sahiplenip; iyiliği yaşayan ve anlatan, kötülüğe müsaade etmeyen, helali helal bilip uyan, haramı haram bilip karşı koyan, insanlığı, zulüm ve adaletsizlikten kurtarmaya, toplumların kalplerine, zihinlerine, ruhlarına, ellerine ve ayaklarına vurulan bütün zincirleri kırmaya çalışan bir gençlik…

 Düşmanları tarafından  bile “emin” olarak adlandırılan bir Peygamberin ümmeti olarak muhatap olduğu bütün insanlara güven veren, her insanın kendisinden  emin olduğu, yalandan, aymazlıktan, ihanetten beri bir gençlik.

Kur’an’da var olan şekli ile: “Ben de sizin gibi bir beşerim” diyen, “çarşılarda gezip, yemek yiyen” bütün kutlu elçiler ve son elçi (s.) gibi; halkı ile iç içe yaşayan, halkının  sıkıntılarını  paylaşan,  gösterişten ve lüksten uzak bir şekilde yaşayan gençlik.

Kur’an ile donanmış; ailesinden başlayarak halka halka bütün bir insanlığa vahyin dili ile tevhidi anlatan, vahyin bütün güzelliklerini nezaketli bir şekilde ortaya koyan,  ‘Allah’a kulluk edin, tağutlardan kaçının’ diyen ilahi emre uyup kulluğunu Allah’a has kılıp tağuttan sakınan bir gençlik. 

Müjdeleyen nefret ettirmeyen kutlu Nebi’nin (sav) örnekliğinde tebliğe muhatap insanlara tebessüm eden, onlara nefret ettirmeden güzelliklere çağıran bir gençlik. 

İnsanlığın kurtuluş meşalesi olan Resullerin dediği gibi; “Bu davetime karşı sizden bir ücret değil, ancak, Rabbine doğru bir yol tutmak dileyen kimseler olmanızı istiyorum.” “Benim ecrim/ücretim yalnız Alemlerin Rabbine aittir” diyen, yaptığı bütün amellerinde ihlası merkeze koyan, sırf Allah’ın (cc) rızasını gözeten bir gençlik. 

Vakte yemin ederek başlayan Asr Suresinin gereği olarak her zaman ve her mekânda “hakkı ve sabrı tavsiye eden”, ümmetin sıkıntılarını sıkıntı edinen, Müslüman kardeşlerine düşkün, kardeşlerine karşı çok şefkatli ve merhametli olan, Müslüman kardeşini sevmenin imanın gereği olduğunun farkında olan bir gençlik. 

Özelde mümin kardeşlerine genelde muhatap olduğu bütün insanlara karşı kırıcı ve sert olmayan, onların bağışlanmaları ve affedilmeleri için dua eden, istişare etmenin rahmet olduğunu bilen her işinde işin ehli Müslüman kardeşleri ile istişare eden, her fırsatta kardeşlerine olan sevgisini söz ve eylemleri ile ifşa eden bir gençlik.

Yalnız ve yalnız mümin kardeşlerini veli edinen, mümin kardeşi dışında kimseyi dost edinmeyen, sırdaşını müminlerden seçen, kendisine güvenen bir gençlik…

Sebep ne olursa olsun tevhid mücadelesinden taviz vermeyen; mücadelesinden vazgeçmek için yapılan baskı ve zulümlere direnen, İslam düşmanları tarafından yapılan bütün iğrenç teklifleri red eden, zorluk ve sıkıntılar karşısında  Rabbine dayanan/güvenen bir gençlik.

Kin ve hasetten arınmış, affetmeyi seven, nezaketin sünnet olduğunun fevkinde olan, yürüdüğü yolun meşakkatli olduğunu bilen vahyin emrettiği şekli ile sabrı ve duayı kuşanmış bir gençlik.

Böyle bir gençlik yeryüzünde  tevhid ve adaletin söz sahibi olması  için kendisi her alanda yetiştirmeli, vahyi kuşanmalı ve en önemlisi sorumluluğunun farkında olmalıdır.

Kur’an’ın aydınlığında buluşmak ümidi ile . 

Ferhat Özbadem / Özgün İrade

 

Yazı kategorisi: TEVHID | » yorum bırak;