Niyet ettim İslam`a……..

Mevlit Kandili

Posted by kiziroglu 6 Şubat 2012

Mevlit Kandili
 
Hikmet Ertürk
 
 
03.02.2012 14:00

Mevlid, doğum zamanı demek ve Mevlid gecesi de Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Geçen yıl hatırlarsanız bu gece sevgililer günü ile aynı döneme denk gelmişti. Bu dönemde din adına konuşan kimi çevrelerin ne tür yorumlarda bulunduklarını aktarmıştık. Tamamen ticari amaç taşıyan, Müslüman kişilerin belleklerine dahi yerleştirilmesi işlevi gören sevgililer gününün nasıl İslami bir şekle dönüştürülerek anlatıldığına da şahit olduk.

Neyse ki sevgililer günü bu sene bu gün için gündemimizde olmayacak. Aslında Mevlit kandili ile ilgili araştırmalarımızda da karşımıza çıkan birçok bilginin hurafelerden başka bir şey olmadığı görülüyor.

Bu konuda da iş çığırından epey çıkmış gibi görünüyor. Peygamberimizi (S) sevdiğimizi belirten sözler söylemenin kişiyi cennete götüren bir amel olduğu ile ilgili birçok zayıf, uydurma hadislere rastlayabiliyorsunuz.

Bu gecede okunan bir de Süleyman Çelebi’nin yazdığı Mevlid-i Şerif var. Bu kitaptaki sözler belli bir makamla okunuyor. Bu kitabın yazımı ile ilgilide ilginç notlar var.

“Mevlid-i Şerif’in müellifi Sultan Birinci Murâd Hanın vezirlerinden Ahmed Paşanın oğlu, Şeyh Mahmûd Efendinin torunu Süleyman Çelebi’dir. Mevlid-i Şerif’in bulunduğu “Vasilet’ün-Necat” adlı eseri 60 yaşında yazdığı rivayet edilir. Eserini yazmasının sebebi olarak gösterilen hâdise hakkında; Künh-ül-Ahbâr, Güldeste, Tezkire-i Latîfî ve başka kaynaklarda geniş bilgi vardır. Süleyman Çelebi’nin vefatı için düşürülen tarih, “Râhat-ı ervâh”tır. Mezarı, Bursa’da Çekirge yolu üzerindedir. İyi bir tahsil gören Süleyman Çelebi, Bursa’daki Ulu Caminin baş imamlığına getirildi. Bu camideki imamlığı sırasında, bir gün İranlı bir vaiz, vâz ve nasihat ederken, Bakara suresinin iki yüz seksen beşinci âyet-i kerîmesinin; “Biz Allahü Teâlâ’nın Peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırt etmeyiz (hepsine inanırız). Duyduk ve itaat ettik.” meal-i şerifini tefsir ederken de; “Hazret-i Muhammed ile hazret-i İsa arasında hiçbir farklılık, üstünlük yoktur.” diye, kendi kafasına, bozuk inanışına göre tefsîr etti. Cemâat arasında bulunan bir kimse dayanamayıp, ayağa kalktı ve; “Ey câhil! Kendi kafana göre nasıl tefsir edebilirsin? Sen bu ilimde çok gerilerdesin. Hiç peygamberler (aleyhimüsselâm) arasında üstünlük farkı olmaz olur mu? Elbette peygamberimiz Muhammed (aleyhisselâm), bütün peygamberlerden daha üstündür. Burada fark yoktur demek, nübüvvet ve risâlet yönünden fark yoktur demektir. Üstünlükler, mertebeler yönünden değildir. Burada; “Birinin peygamberliğini kabul edip, diğerini kabul etmeyerek aralarında bir ayrılık gütmeyiz. Her birini kendi derecelerine göre peygamber olarak kabul ederiz” buyrulmaktadır. Bundan, derece ve faziletleri aynıdır anlamı çıkmaz. Bunun ispatı ise, yine Bakara suresinin iki yüz elli üçüncü ayet-i kerimesidir. Burada mealen; “Bu (surede sözü geçen) peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özelliklerle diğerlerinden üstün kıldık.” buyrulmaktadır. Görüldüğü gibi, bu iki ayet-i kerime, bizim âlimlerimizin tefsir ettiği gibi birbirlerini doğrulamaktadır. Hâlbuki senin bozuk düşüncene göre birbirlerini tekzip etmektedir ki, hâşâ bu olamaz!” gibi pek çok sözler söyledi, pek çok deliller getirdi. Neticede İranlı vaiz, yanlış düşündüğünü kabul etti. Bütün bunlara şâhid olan Ulu Cami baş imamı Süleyman Çelebi, bu hâdiseden dolayı çok duygulanmış ve meşhur Mevlid-i Şerifini yazmıştır. Mevlid-i Şerif’inde, hep Ehl-i sünnet itikadını anlatmıştır.” (Amerika Müslümanlar Birliği, internet sayfası)

Burada da görüldüğü gibi ayet bile bu kimseleri tüm Peygamberlerin Allah katında bir olduğuna inandıramamış. Peygamberimizi (S) yücelten nağmeler okunarak büyük bir iş yaptıkları konusunda kendilerini şartlandırmışlar. İslam tamda törensel bir seremoniye dönüştürülmüş. Bu gecelere katılanlarımız bilir, Peygamber efendimiz (S) övülüp onun mucizeleri, nasıl faziletli birisi olduğu anlatıldıktan sonra O’ndan bol bol şefaat de istenir. Biz Müslümanlara şefaat etmesi için dualarda bulunulur. Bu konuda bende birkaç ayet belirteceğim ama bu Peygamberimizi (S) çok seven! ama onun getirdiği İslami düzeni yeniden kurmak için hiçbir çaba sarf etmeyen bağlıları bu ayetlere de yanlış anlıyorsunuz diyeceklerdir. Ben yinede ayetleri vereyim ki yaptıkları şeylerin gerçekten boş şeyler olduğunu belki anlayanları çıkar.

“Yoksa Allah’tan başka şefaat ediciler mi edindiler? De ki: “Ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?” (Zümer Suresi, 43)

De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer Suresi, 44)

“Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir şeyle yarar sağlamaz; ancak Allah’ın dileyip razı olduğu kimseye izin verdikten sonra başka.” (Necm Suresi, 26)

Namazlarında sürekli Fatiha suresinde “yalnız senden yardım dileriz” diyen cemaat İslam’dan çok sonraları çıkan Mevlitte Peygamberimize (S) ithafen söyledikleri “Sen gittin derdimizi dinleyen yok, yardım edenimiz yok “sözlerinin nasılda yanlış bir söz olduğunun farkında değiller.

Zaten şöyle bir çevremize baktığımızda bu insanların normal zamanda yapmadığı ibadetleri bu tarz gecelerde yaptıklarını görüyoruz. Oruç tutmak çok zor olmasına rağmen orucunu tutmaya çalışır, normalde namaz kılmayanlar bu gecelerde camileri doldurarak namazlarını kılmaya çalışırlar. Fakat her ne hikmet ise toplumumuzda öylesine derin bir dini kamuoyu! vardır ki bir türlü bu tarz gecelerde Kur’an’ı kendi dillerinde okumaları gerektiğini düşünemezler. İş o noktaya geliyor ki Bu gecelerde Kur’an’ı anlamı ile okuyup Allah’ın sözlerini hayatımıza aktarmamız gerekirken bu işin yerini birde mevlid-i şerif denilen bir şey almış. Kur’an kendi ifadesi ile ‘’ insanlara yol gösterici, doğru yola iletici, eğri ile doğruyu birbirinden ayırt edici olarak indirilmiştir.(Bakara–185) Yani yol gösterici olan Kur’an’dır. Peki kendi dillerinde Kur’an’ı okumayan, bu tarz gecelerde sürekli anlamadıkları bir dilde hatim! İndiren dini törenleştirip hayatlarından çıkaran bu kişiler nasıl doğru yolu bulacaklar ve nasıl Kur’an’ın belirlediği doğru ile yanlışı birbirinde ayırt edeceklerdir ki? İşte burada müthiş bir çelişki ile karşı karşıya kalıyoruz. Zaten bu çelişkili durumumuz kutlamaya başladığımız mübarek gün ve gecelerden itibaren başlıyor.

Halbuki halk arasında bilinen, bir bütün olarak üç ayların tamamı ayrıca kandil geceleri, Ramazan ayı, Kadir Gecesi, Cuma günü gibi mübarekliği ayet ve hadislere dayandırılan gecelerden sadece “Kadir Gecesi’” ve “İsra” Kur’an’da bahsedilmektedir. Fakat ne Kur’an’da ne de Peygamberimizin (S.A.V) hayatında halkın genelinin anladığı şekilde bir gece ya da kutsal gün anlayış biçimi bulunmamaktadır. Halk arasında Peygamberimizin (S) tavsiye ettiğinin söylendiği bir gece olan “Berat Gecesi”nin nasıl vuku bulduğuna göz attığımızda bu konuda söylenmek istenilen şey daha iyi anlaşılacaktır.

“Berat Gecesi”nin varlığına dayandırılan ayetler Duhan Suresinin ayetleridir. Yüce Allah, Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır: “1. Hâ-mîm, 2. Düşün özünde açık olan ve her hakikati bütün açıklığıyla ortaya seren bu ilahî kelamı! 3. Biz onu kutlu bir gecede indirdik: zaten Biz, (insanı) her zaman uyarmaktayız. 4. O (gece)de, bütün (iyi ve kötü) şeyler arasındaki farklılık, hikmetle ortaya konmuştur, 5. Katımızdan bir emir gereği: çünkü Biz (doğru yola ileten mesajlarımızı) her zaman göndermekteyiz…”

Bu ayette geçen “gece” kelimesi ile, Tirmizî’nin Sünen’inde, “Yüce Allah Şaban ayının ortasındaki gecede dünya semasına iner. Kelb Oğulları koyunlarının tüyleri sayısından daha çok insanı affeder…” şeklinde ve diğer kitaplarda geçen rivayetlerdeki “gece” kelimesi, birbirleriyle örtüştürülerek(!) “berat” gecesi diye isimlendirilen bir gece ihdas edilmiştir.

Özellikle halkın elinde dolaşan (maalesef çoğu tasavvuf kaynaklı) klasik kitaplarımızda geçen şu hadis de Duhan suresindeki mezkûr ayetlerle, bilhassa dördüncü ayetteki “O (gece)de, farklılık ortaya konmuştur” ifadesiyle örtüştürülür: “Şaban ayının 15. gecesinde, Allahu Teala gelecek sene o geceye kadar bir senelik işleri tedbir, takdir ve tayin eder. O yıl içinde ölecek olanların isimleri yaşayanlar defterinden, ölüler defterine geçirilir, o sene hacca gidecek olanlar yazılır, doğacak ve ölecek olanlarla bütün canlıların yaşaması için gerekli ihtiyaç maddeleri o gece tespit ve takdir olunur. Herkesin amel ve işleri Allahu Teala’nın huzuruna bu gece çıkarılır…”

İslamî ilimlerle az çok uğraşan herkes, “Hadis Usulü” ilmindeki şu kaideyi hatırlarlar: “İlk dönem İslam alimleri/muhaddisler, ahkam ifade eden konulardaki hadisleri almakta/kabul etmekte gösterdikleri titizlikleri, diğer hadisler özellikle de fezâil (faziletler) ile ilgili hadislerde göstermemişlerdir.” Bu yüzden “faziletli amel” veya “faziletli …” şeklindeki ifadelerin yer aldığı hadislerin çoğunun “zayıf veya uydurma” olabileceğine işaret etmişler ve bu hususa bizim dikkatlerimizi çekmişlerdir.

Yukarıdakiler göz önüne alınınca, şu anda Müslümanlar arasında rağbette bulunan “mübarek günler ve geceler” konulu kitaplarda yer alan hadislerin, neredeyse tamamının, zayıf, uydurma ve esaslı hadis kitaplarında yer almayan veya yer alsa da zayıflığına işaret edilen hadisler oldukları gözlenebilir. Tabii böyle mübarek(!) bir gece düşünülünce, o gecenin ihyası için şu kadar rekâtlı ve şöyle dualarla meşgul namaz vb. ibadetler de beraberinde zikredilerek Hz. Peygamber (S)’e isnat ettirilecektir.

Durumun aşağıda temas edeceğimiz mantığı belli olmakla beraber, yukarıda zikredilen ayetin Berat gecesiyle ilgisinin olmadığını da belirtmek gerekmektedir. Yine böyle bir gecenin, Hz. Peygamber (S) ve sahabesi tarafından ihya edilmesi/kutlanması gibi bir geleneğin olmadığı da herkes tarafından bilinmektedir. Zaten herhangi bir şer’î dayanağı bulunmadığından halk arasında yaygın hale getirilmiş olan ve bazı mübarek gecelere mahsus olduğu zannedilen namazları, cemaatle kılmak bidat olduğu için de, mekruhtur.

Yine önemle belirtilmesi gereken bir başka husus da, bu konularda zikredilen ve Allah’ın kullarını ibadete yönlendirmeyi hedeflediği düşünülen bu hadislerin(!), teker teker incelendiği zaman, çoğunun Kur’ân’a ters ve kendi aralarında da çelişkili oldukları müşahede edilebilir. Sadece birini örnek verecek olursak: “…Allah bu gecede kendisine şirk koşmayan herkesi mağfiret eder, ancak, büyücü, falcı ve devamlı şarap içenler, riya ve zinada ısrar edenler bu af ve mağfiretin dışında kalırlar. Ancak tevbe ederlerse hariç.”

Sonuç, bu hale “din” demek gibi bir cüreti bile kabullenmekten kaçınmamız gerekirken, “insanları ibadete teşvik etmek gayesiyle” belli günleri kendisi istemeksizin “Allah’a has” kılmaktır. Bunun mazereti ne olabilir? O’nun noksanını mı tamamlamaya çalışıyoruz?

Böyle bir anlayış, “her gün rezil, … gecesinde âbid” olan kulların sayısını artırmamış mıdır?

Her gün yaşanması ve hayata geçirilmesi istenen dinî zihniyetin, belli gün ve gecelere tahsis edilmesi, bunun sonucu değil midir? Mesela, ülkemizdeki birçok şehirde “kandil münasebetiyle kapalı” bar, pavyon, kumarhane vs. bu anlayışın uzantısı değilse nedir?

İnsanların zaten dinden ve ibadetten uzak olduğunu, hiç olmazsa kandiller vesilesiyle cami ve ibadete yöneldiklerini, bu yüzden bunların bidat da olsa yapılmasını ve yaşamasını” istemenin mantığı ile hareket edenler, “dini belli günlere tahsis eden ve sadece o günleri öne çıkaran ve o günler vesilesiyle kurtuluşa ereceğini zanneden “Hıristiyan” mantıklı anlayışı öne çıkarmış olmuyorlar mı?

- “Böyle bir geceyi ihya etmek suretiyle, bir yıl ihya edilmiş olunur” anlayışı da, insanların “köşe dönme” mantığına destek olmuyor mu? Bakın etrafınıza, bunun misallerini ve kendi nefsinizde de icraatını müşahede etmiyor musunuz?

- “Fazla mal göz çıkarmaz, fazla ibadetten ne zarar gelir” demek de çözüm değildir. Çünkü dinin sahibi ve bildireni olarak Allah, tatbikatçısı olarak da Peygamberi, kullara böyle bir mükellefiyeti yüklemediği gibi, daima zikir ve tefekkür halinde olmasını ve böylece de “müslüman zihinli” şahsiyetlerin oluşmasını arzulayan hedefleri de sapmış olmaz mı? Çünkü “daima” yerini “bazı gün ve gecelere” bırakmıştır. Sonuç açıktır: Bidatlere boğulmuş, sapmış ve tahrif edilmiş bir din. Bu, bidatleri savunmaktan başka bir şey de değildir.

Heyhat, bazı özel gün ve gecelerin insanlar üzerindeki psiko-sosyal fayda ve tesirlerinin yazılması beklenen(!) bu tarz bir yazının sonucu nereye vardı… Bu yüzden birileri, “bir tek kandillerimiz kalmıştı, onu da elimizden çıkarmaya çalışıyorlar” demesinler. Ben dini zorlaştırmak ve kolaylaştırmak gibi bir hedef de gütmüyorum. Çünkü dinin bizzat kendisi kolaydır ve ben, size -kanaatimce- daha doğru ve asıl olanı tavsiye ediyorum, üstelik benim diyeceğim belki de daha zor olanı: “Devamlı Adam Gibi Müslüman Olmak.” Aslında zor görünse de mümine kolay gelen budur: “Bazı geceler ve günlerde değil, daima müslüman olmak ve daima müslümanca düşünmektir.’’ (Dr. M. Hanefi PALABIYIK)

Dr. M. Hanefi Palabıyık’ın yayınlanan bu makalesinde bahsedilen konular umarım bu gün ve gecelere bakışımızı doğru yöne kanalize edecektir.

Sözün özü bizleri Allah katında değerli yada değersiz kılacak şey Kur’an’da geçen emir ve yasaklara gösterdiğimiz olumlu ya da olumsuz tavırlarımızdır. O halde bizlerin en öncelikli yapması gereken şey Kur’an’ı kendi dilimizde okuyup hayatımızda yaşamaya çalışmaktır. Tüm bunları yapmaya ikna olmamız Kur’an’ın nasıl bir kitap olarak gördüğümüzle alakalı bir meseledir.

“O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, muttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.” (Bakara, 2)

“Bunlar, kendi içinde apaçık ve tutarlı olan ve gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan ilahî kelâmın mesajlarıdır.” (Şuara, 2)

“Elif-Lâm-Râ. Bunlar, doğruyu/gerçeği apaçık gösteren, kendisi de açık olan kitabın mesajlarıdır.” (Yusuf, 1)

Bugün insanların Kur’an ile buluşmasında, vahiy ile nefislerini arındırmasında ve hayatlarını Allah’ın ayetleri ile yönlendirmesindeki en önemli engellerin başında “Kur’an’ın herkes tarafından anlaşılamayacak bir kitap olduğu” önyargısı gelmektedir, bu listenin devamı da vardır. Kişilerin Allah’ın vahyi ile doğrudan muhatap olmasının önüne bir sürü şart koyulmuş: Çok iyi bir Arapça bilgisi; tefsir usulü, hadis ve hadis usulü, fıkıh usulü, nüzul sebepleri, muhkem/müteşabih, nasih/mensuh ayetler bilgisi, İslam tarihi, İslam düşünürlerin klasik eserleri, cahiliyye şiiri, Arap edebiyatı, Arap ve Ortadoğu tarihi, siyaset, ekonomi, fenbilimleri… Tüm bu alanlarda detaylı bilgiye vakıf olmadan Kur’an’ın sıhhatli bir şekilde anlaşılamayacağı kesin ifadelerle ileri sürülerek, adeta insanlar Kur’an’dan uzaklaştırılmaktadır.

Kur’an’ın anlaşılmayacağı, anlayabilmek için ciltler dolusu kitap okumak gerektiği şeklinde ileri sürülen görüşleri; “Biz onları anlayasınız diye indirdik” (12/ Yusuf,2); şeklindeki ayetler reddetmektedir.

“Akledesiniz diye indirdik” (Zuhruf,3);

“Güçlük çekesin diye indirmedik” (Tâhâ 2);

“Öğüt alasınız diye kolaylaştırdık” (Kamer,17, 22, 32, 40)

“İşte bu yüzden bizler; Kur’an ile arınmak ve arıtmak; nefsimizi, hayatımızı, yakın çevremizi, dost ve düşmanlarımızı Kur’an’ın mesajlarıyla tanıştırmak zorundayız. Kur’an’ın anlaşılmasının ve yaşanmasının önündeki iç ve dış engelleri ortadan kaldırmak, insanları yeniden ve daha doğru usullerle Kur’an ile buluşturmak gerekiyor. İnsanların Kur’an’ı anlayamayacağını, onu anlamak için “onlarca ilim öğrenmek, binlerce sayfalık bir külliyatı su gibi içmek ve a’dan z’ye herşeyi harfi harfine bilmek gerekir” diyenlere inat Kur’an’la tanıştırmalı, buluşturmalıyız. Yine ve yeniden… Bıkmadan, usanmadan. Samimi bir niyetle ve anlamak maksadıyla tekrar tekrar okudukça daha iyi, daha çok anlayacağız. Çünkü bunu bize Rabbimiz söylüyor. O Kur’an “apaçık” ve “anlaşılır” derken, onu “kolaylaştırdığını” söylerken, “anlamak için” gönderdiğini bildirirken, üzerinde “düşünmemizi” isterken ve hayatımızda vahyin şahitliği yapma sorumluluğunu yüklerken, Kur’an’ı “anlaşılmaz ya da anlaşılması çok zor” görenler, Allah’ın ayetleriyle düştüğü çelişkiyi kabul etmek yerine “ama” diyerek başladıkları cümleleri sıraladıklarında neyi/neden koruduklarını düşünmektedirler?’’ (TOKAD)

Umulur ki neredeyse Kur’an’dan fazla okunmaya çalışılan ve içerisinde Kur’an’a tamamen çelişen sözler bulunan Mevlid-i Şerif gibi şeylerin önemsemekten vaz geçeriz. Hıristiyan kültürüne ait olan bu tarz kutlamaları sırf Allah’ın dinini tahrif edip laiklere hoş görünmek isteyen aldatıcılarımız böyle istiyor diye yapıyor olmayız.

Bu tarz bir yanılgı içerisinde olan ya da bunu bir şekilde saklama gerekçesi olanlar, hidayet yolunu gizleyenler için Rabbimiz çok kötü bir sonu müjdelemektedir. Umulur ki bu duruma düşmekten korkulur.

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” (Bakara, 159)

Posted in Araştımalar, Islam ve Biz | Leave a Comment »

Sünnet – Erkek çocuklarının erkeklik organlarının uç derisinin kesimi

Posted by kiziroglu 4 Aralık 2011

SÜNNET (Erkek çocuklarının erkeklik organlarının uç derisinin kesimi) 11.01.2006
HITAN
YA DA DİLİMİZDEKİ YANLIŞ KULLANIMI İLE
SÜNNET
Hıtan ya da sünnet; erkek üreme organının uç kısmındaki derinin kesilip atılmasıdır. Bu operasyonun, Arapça “hafz” veya “hafd” sözcüğü ile ifade edilen kız çocuklarına yönelik uygulaması, ülkemizde görülmemesi sebebiyle bu yazımızın konusu dışında bırakılmıştır. Dilimize yanlış anlamda geçmiş olmasına rağmen bu operasyon ülkemizde sünnet olarak tanımlandığı için, biz de ister istemez kendimizi “sünnet” sözcüğünü kullanmak zorunda hissetmekteyiz, mazur görünüz.
SÜNNETİN TARİHÇESİ

Ana Britannica’ya göre uygulamanın kökeni bilinmemekte, fakat etnik bakımdan yaygın bir tören olması ve bu iş için başlangıçtan beri metalden çok taş bıçakların kullanılması nedenleri ile, sünnetin tarihi çok eski çağlara dayanmaktadır. Tarihçilerin babası sayılan Herodotos tarafından “dünyanın bilinen en eski ameliyatı” olarak tanımlanan sünnet, bazı tarihî bilgi ve belgelere göre ilk kez Mısır ile Habeşistan’da görülmüştür ve milâttan üç bin yıl önceden beri uygulanmaktadır. Ancak tarihî kayıtlar sünnetin, her ikisi de çok eski uygarlıklar olan Mısır ve Habeşistan’dan, önce hangisinde başladığını kesin olarak bildirememektedir. Herodotos’un, bir çok ulusun sünnet geleneğini Mısır’dan aldığı yolundaki ifadesine itibar edilecek olursa, sünnetin kaynağı Mısır olmaktadır.
Eski Mısırlılar, soylarını sürdürmek için kendilerine bahşedilmiş olan cinsel organlarını (erkek-dişi fark etmez) kutsal sayıyorlar, dinsel törenlerinde cinsel organ resimlerini şatafatla taşıyorlar ve bu kutsal organlarının bir parçasını da tanrılarına kurban olarak sunuyorlardı. Buna benzer uygulamaların daha sonraları da yaygınlaşarak devam ettiği görülmektedir. Nitekim yakın doğu tanrıçası Kybele’nin rahipleri kendilerini hadım ederek, Avrupalıların Afrika kıtasının içlerinde karşılaştıkları ilk topluluk olan Koikoiler (İnsanların insanları) ya da sonradan Afrikanerler tarafından türetilen isimleriyle Hotantolar da benzer şekilde testislerinden birini çıkartıp tanrılarına kurban ederek, cinsel organları sakatlama uygulamasını sürdürmüşlerdir.
Bazıları, sünnetin, milâttan önce ikinci bin yıl başlarında yaşamış olan İbrahim peygamber ile başladığını ve sonradan Mısır’a yerleşen İbrani soyu ile Mısır’a geçtiğini ileri sürmektedir. Ancak, Yusuf peygamber öncülüğünde Mısır’a yerleşen İbranilerin o zaman için azınlık oldukları hatırlanacak olursa, azınlığın çoğunluğu etkileyip sünnetin İbranilerden Mısırlılara geçtiğini söylemek, zayıf bir ihtimali öne sürmek anlamına gelir. Bilakis, azınlık olan İbranilerin, egemen Mısırlılardan etkilenmiş olma ihtimali daha isabetli görünmektedir.
Yukarıdaki teze karşılık, İbrahim peygamberin sünneti Mısır’a ilk uğradığı dönemde almış olabileceğini de iddia edenler vardır. Bu iddiaya benzer şekilde, İskenderiyeli Klemens (Titus Flavus Clemens), Pythagoras’un Mısır’da olduğu dönemde rahiplerin gizli ayinlerine katılabilmek için kendisini sünnet ettirmek zorunda kaldığını nakletmektedir. Ancak Mısır’da uygulanan sünnet ile İbrahim peygamber tarafından İbrani soyuna (İsrailoğullarına) emredildiği tahrif edilmiş Tevrat’ta söylenen sünnet, amaçları itibariyle birbirlerinden farklıdır. Dolayısıyla bu iddia da kabul edilebilir olmaktan uzaktır.
Sonuç olarak, sünnet uygulamasının kimden kime geçtiği hakkında yeterli açıklıkta bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu sebeple “Sünnetin Tarihçesi” başlığı altında konuya, günümüzde sünnetin uygulama alanı bulduğu dinler itibariyle de kısaca bakmakta yarar görüyoruz.
Yahudilerde (İsrailoğullarında, İbrani soyunda) Sünnet:
Sünnet uygulamasının Yahudilere İbrahim peygamber tarafından emredildiği hakkındaki bilginin kaynağı, tahrife uğramış Tevrat’tır.
Tevrat’ın tahrif edilmiş olduğuna dair Ana Britannica’da şu satırlar yer almaktadır: “Yahudiler ve Hıristiyanlar da Tevrat’ın Hz. Musa ve sonraki peygamberlerce kaleme alındığını kabul etmekle birlikte, özellikle Tutucu ve Gelenekçi Yahudiler ile bazı Protestanlar tümünün ya da en azından ilk beş kitabından oluşan ve Musa’nın Beş Kitabı olarak da bilinen Tora’nın her sözcüğünün Tanrı vahyiyle yazıldığına inanırlar. Buna karşılık tarih ve metin araştırmaları Tevrat’ta yer alan en eski metinlerin İÖ 13. yüzyılda biçimlendiğini, bunların ve sonraki metinlerin bir araya getirilerek yazıya aktarılmasının yüzyıllar boyunca sürdüğünü, Tora’nın son biçimini İÖ 5. yüzyılda aldığını, son metinlerin de İÖ 2. yüzyılın sonunda oluştuğunu göstermektedir.” (cilt: 29 s: 397)
Kur’an’daki bazı ayetler de Ana Britannica’nın verdiği bilgiler doğrultusundadır:

Bakara; 75 – 79: Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki onların bir kısmı, Allah’ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi. İnananlarla karşılaşınca “İnandık” derler; baş başa kaldıklarında ise “Rabbiniz katında size karşı delil olarak kullanmaları için, Allah’ın size açıkladığını mı onlara anlatıyorsunuz, akletmez misiniz?” derler. Bilmezler mi ki Allah gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi biliyor. Aralarında ümmiler var ki kuruntu ve söylentilerin dışında kitabı bilmezler; bildiklerini zannederler. Kitab’ı elleriyle yazdıktan sonra onu ucuz bir fiyata satmak için onun Allah’tan olduğunu söyleyenlerin vay hâline. Ellerinin yazdığından dolayı vay hâline onların. Kazandıklarından dolayı vay hâline onların!

Nisa; 46: Yahudilerin bir kısmı kelimelerin anlamını değiştirir ve “İşittik ancak kabul etmiyoruz” veya “Sözünüz sağır kulağa giriyor” veya dinle alay etmek için dillerini eğip bükerek “Raina (çobanımız ol)” derler. Onlar, “İşittik ve itaat ettik”, “Dinliyoruz” ve “Bizi gözet” deselerdi kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu. Ne var ki Allah inkârlarından ötürü onları lânetlemiştir. Çokları inanmaz.

Maide; 13: Sözlerini bozdukları için onları lânetledik, kalplerini katılaştırdık. Sözlerin anlamlarını bağlamlarından kaydırırlar. Uyarıldıkları şeylerin bir kısmını unuttular. Onların çoğundan sürekli ihanet göreceksin. …

Maide; 41: … Yahudilerin bir grubu var ki yalana kulak veriyor, seninle hiç karşılaşmamış bir topluluğu dinliyor. Kelimelerin anlamını kaydırıp: “Size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının” diyorlar. …

En’am; 91: … De ki: “Halka bir hidayet ve ışık olarak Musa’nın getirdiği kitabı kim indirdi -ki göstermek için onu kâğıtlara yazdığınız hâlde çoğunu gizliyordunuz. Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyleri onun yoluyla öğrendiniz- ?” …
Sonuç olarak tekrarlayacak olursak; sünnetin Yahudilere İbrahim peygamber kanalı ile emredildiği, tahrif edilmiş Tevrat’ta;
Tekvin, Bab 17’de,
Çıkış, Bab 4, 24 – 26. cümlelerde ve
Yeşu, Bab 5, 2 – 9. cümlelerde bildirilmiştir.

Kitab-ı Mukaddes Tekvin, Bab 17:

” Ve Abram doksan dokuz yaşında iken, Rab Abram’a göründü. Ve Ona dedi: Ben Kadir Allah’ım, benim önümde yürü ve kamil ol. Ve ahdimi seninle benim aramda edeceğim ve seni ziyadesiyle çoğaltacağım. Ve Abram yüz üstü düştü, ve Allah onunla söyleşip dedi: Ben ise, işte, ahdim seninledir, ve bir çok milletlerin babası olacaksın. Ve artık adın Abram (yüce baba) çağırılmayacak, fakat adın İbrahim (cumhurun babası) olacak; çünkü seni bir çok milletlerin babası ettim. Ve seni ziyadesiyle semereli kılacağım, ve seni milletler yapacağım, ve senden krallar çıkacaklar. Ve sana, ve senden sonra zürriyetine, Allah Allah olmak için seninle ve senden sonra zürriyetinle benim aramda ahdimi, nesillerince ebedi ahit olarak sabit kılacağım. Ve senin gurbet diyarını, bütün Kenan diyarını, sana ve senden sonra zürriyetine ebedi mülk olarak vereceğim; ve onların Allah’ı olacağım.
Ve Allah İbrahim’e dedi: ve sen ise, sen ve senden sonra zürriyetin, nesillerince, ahdimi tutacaksınız. Sizinle ve senden sonra zürriyetinle benim aramda tutacağınız ahdim budur.; aranızda her erkek sünnet olunacaktır. Ve gulfe etinizde sünnet olunacaksınız; ve sizinle benim aramdaki ahdin alameti olacaktır. Ve aranızda evde doğmuş, yahut senin zürriyetinden olmayıp her yabancıdan para ile satın alınmış olan sekiz günlük her erkek çocuk nesillerinizce sünnet olunacaktır. Ve senin evinde doğmuş olan, ve senin paranla satın alınmış olan mutlaka sünnet olunacaktır, ve ahdim ebedi bir ahit olarak sizin etinizde olacaktır. Ve gulfe etinde sünnet olunmamış sünnetsiz erkek varsa, o can kendi kavminden kesilecektir. O benim ahdimi bozmuştur.
Ve Allah İbrahim’e dedi: Senin karın Saray’a gelince, onun adını Saray çağırmayacaksın, fakat onun adı Sara (prenses) olacaktır. Ve onu mübarek kılacağım, ve ondan da sana bir oğul vereceğim. Evet, onu mübarek kılacağım, ve milletlerin anası olacaktır. Kavmların kralları ondan olacaklardır. Ve İbrahim yüzüstü düştü, ve güldü, ve yüreğinde dedi: yüz yaşına olana bir oğul doğar mı? Ve doksan yaşında olan sara doğurur mu? Ve İbrahim Allah’a dedi: keşke İsmail senin önünde yaşayabilse! Ve Allah dedi: gerçek senin karın Sara bir oğul doğuracak ve onun adını İshak koyacaksın ve onunla ve ondan sonra zürriyetinle ahdimi ebedi ahit olarak sabit kılacağım. Ve İsmaile gelince, seni işittim, işte onu mübarek kıldım, ve onu semereli edeceğim, ve onu ziyadesiyle çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak, ve onu büyük millet edeceğim. Fakat gelecek yıl bu muayyen vakitte Saranın sana doğuracağı İshakla ahdimi sabit kılacağım.
Ve onunla söyleşmeyi bitirdi ve Allah İbrahimin yanından yukarı çıktı. Ve İbrahim oğlu İsmaili, ve evinde doğanların hepsini, ve parası ile satın alınanların hepsini, İbrahim adamları arasında her erkeği aldı ve Allahın kendisine söylemiş olduğu gibi, ayni o günde gulfeleri etinde sünnet etti. Ve ibrahim gulfe etinde sünnet olunduğu vakit doksan dokuz yaşında idi. Ve oğlu İsmail gulfesinin etinde sünnet olunduğu vakit, on iç yaşında idi. İbrahim ve oğlu İsmail ayni o günde sünnet olundular. Ve evinin bütün adamları, evde doğmuş olanlar, ve para ile yabancıdan satın alınmış olanlar onunla beraber sünnet olundular.”

Çıkış, Bab 4, 24-26. cümleler:

“Ve yolda konakta vaki oldu ki,Rab ona rast geldi, ve onu öldürmek istedi. Ve Tsippora keskin bir taş alıp oğlunun gulfesini kesti ve onun ayaklarının dibine attı ve dedi: Gerçekten sen bana kan güveyisin. Ve Rab onu bıraktı. O zaman kadın dedi: Sünnet sebebiyle kan güveyisin.”

Yeşu, Bab 5, 2-9 cümleler:

“Rab, Yeşu’ya dedi ki: kendin için taştan bıçaklar yap ve ikinci kerre olarak İsrailoğullarını tekrar sünnet et! Ve Yeşu kendisi için taştan bıçaklar yaptı. Ve Gibeot-haaralotta İsrailoğullarını sünnet etti. Ve Yeşu’nun sünnet etmesinin nedeni şudur: Mısırdan çıkan bütün kavm, erkekler, bütün cenk adamları, Mısırdan çıktıktan sonra çölde, yolda öldüler. Çünkü çıkmış olan kavmin hepsi sünnetli idiler. Fakat Mısır’dan çıktıktan sonra çölde, yolda doğmuş olan kavmden kimseyi sünnet etmediler. Çünkü bütün millet, Mısırdan çıkmış olan cenk adamları bitinceye kadar, İsrailoğulları, 40 yıl çölde yürüdüler. Çünkü Rabbin sözünü dinlemediler. Bize vermek üzere Rabbin atalarına and ettiği diyarı, süt ve bal akan diyarı, onlara göstermemek üzere Rab onlara and etti. Ve onların yerine yetiştirdiği oğullarını Yeşu sünnet etti. Çünkü sünnetsizdiler, çünkü yolda onları sünnet etmemişlerdi. Ve vaki oldu ki, bütün milleti sünnet etmeği bitirdikleri zaman, onlar iyi oluncaya kadar ordugahta, yerlerinde oturdular. Ve Rab Yeşu’a dedi: Mısır utancını bugün üzerinizden yuvarladım. Ve bugüne kadar o yerin adına Gilgal denilir.”
Bu bölümler dışında Tekvin, Bab 34’te, bir olayın anlatımı içinde de sünnetten bahsedilmektedir. Buna göre: Yakub’un kızı Dina’ya Hamor’un oğlu Şekem tecavüz eder. Şekem Dina’ya aşık olduğu için onunla evlenip namusunu temizlemek ister. Bu nikâhın olabilmesi için Şekem ve sülâlesindeki tüm erkeklerin sünnet olmasının şart koşulmasına ve bu şartın kabul edilerek Şekem ve sülâlesindeki tüm erkeklerin sünnet olmasına rağmen Yakub’un oğullarından Şimeon ve Levi, Hamor’u, Şekem’i ve sülâlesinin tüm erkeklerini kılıçtan geçirip katlederler ve mallarını yağmalarlar.

Ana Britannica; İbrahim peygamberin öyküsünün, Fırat Irmağı üzerinde yer alan antik Mari (bugün Tel Hariri) kentindeki bir krallık sarayında ortaya çıkarılan binlerce çivi yazısı tabletten edinilen bilgiler ışığında, Terah ailesinin, Keldanilerin Ur kentinden (Ur Kasdim) çıkışıyla, bugünkü Hebron kenti yakınlarında bulunan Makpela mağarasını satın alışı arasında geçtiğini yazmaktadır. Geleneksel anlatı ile de örtüşen bu bilgiye göre İbrahim peygamberin öyküsünün geçtiği yerler coğrafî olarak Mısır ile âdeta iç içedir. Nitekim Yeşu, Bab 5’te “Mısır” adı açıkça yer almaktadır.
Bu tespit ilk bakışta sünnet uygulamasının Mısır’dan alınmış olabileceği yolunda bir kanaat uyandırsa da, Paleolitik Çağ (Eski Taş ya da Yontma Taş Çağı) çoktan bitmiş olmasına rağmen sünnet uygulamasında hâlâ taştan bıçak kullanılması, bize göre geleneğin bilinen Mısır tarihinden de eski, Taş Devrinden beri var olduğunu ifade etmektedir.
Sünnetin Yahudilere Mısır’dan geçme olduğu yolundaki kanaati ortadan kaldıran bir diğer gösterge de, yukarıda işaret ettiğimiz gibi; uygulamalardaki amaç farklılığıdır. Mısırlılardaki ya da başka kavimlerdeki sünnet uygulaması, ilâhlara kurban amacı taşıyor olmasına karşılık Yahudilerdeki sünnet, verilmiş bir sözün unutulmasını önlemek amacını taşımaktadır. Kur’an’da Bakara suresinin 40 ve 63. ayetleri ile Maide suresinin 12, 13 ve 70. ayetlerinde de bahsi geçen bu sözlerin ne oldukları Tevrat’ta, Çıkış, Bab 24 ve Tensiye, Bab 29 ve 30’da tafsilâtıyla açıklanmıştır. Verilen sözlerin unutulmasını önlemek için ya da bu çeşit sözlerin unutulmadığını yani ahde vefayı göstermek için, çeşitli toplumlar değişik işaretler âdet edinmişlerdir. Bunlar arasında parmağa ip bağlamak, yüzük takmak, yüzüğün parmağını değiştirmek, kulağa küpe takmak gibi insan vücuduna zarar vermeyen âdetler olduğu gibi, parmak ucu kesmek veya sünnet gibi insan vücuduna zarar veren âdetler de vardır. İşte Yahudiler de, Tevrat’ın verdiği bilgilere göre, Tanrı’ya verdikleri sözü unutmamak için sünnet olmaktadırlar.

Hıristiyanlarda Sünnet:
Dört İncilden sadece Luka İncili, İsa peygamberin çocukluğu ve onun sünnet oluşu hakkında, öteki İncillerde bulunmayan ayrıntılar vermektedir. İsa peygamberin Yahudi ırkına mensup olduğu hatırlanacak olursa, bu bilgi yadırganamaz. Bu bilgi dışında dört İncilde sünnet uygulamasından bahseden tek bölüm, Romalılara Mektuplar bölümüdür. Ana Britannica’nın verdiği bilgilere göre Aziz Paulus, kiliseler kurmak amacıyla arkadaşı Barnabas ile dolaşırken, Yahudi kökenli olmayan Hıristiyanların da sünnet olmaya zorlanması karşısında, konuyu Kudüs’teki kilise büyüklerine iletmek üzere, teşkil edilen bir heyetin başkanı olarak Kudüs’e gelmiştir. M.S. 50 tarihinde toplanan Havariler, Kudüs Konsili adı verilen meclis toplantısında, Yahudi kökenli olmayan Hıristiyanların Yahudi şeriatına uyma zorunluluğu bulunmadığına karar vermişlerdir. İşte, Aziz Paulus tarafından yazıldığı bilinen Romalılara Mektuplar bölümünde, Kudüs Konsilince alınan karar doğrultusunda, Yahudi olmayanların da Hıristiyanlığa kazanılması gerektiği savı işlenmiş ve mutluluğun sünnetli olmayanları da kapsayacağı belirtilmiştir:
“Öyleyse bu mutluluk yalnız sünnetlilere mi, yoksa sünneti olmayanları da mı kapsar? Çünkü İbrahim’in imanı kendisine doğruluk yerine sayıldı diyoruz. Nasıl oldu da bu böyle sayıldı? Sünnet olduktan sonra mı, yoksa sünnetsiz durumdayken mi? Hayır, sünnet olduktan sonra değil, tam tersine sünnetsiz durumdayken sayıldı. İbrahim daha sünnetsizken, sünneti imandan doğan doğruluğun bir damgası, bir simgesi olarak aldı; sünnetsiz olmalarına karşın iman edenlerin tümüne ruhsal baba olsun diye. Böylelikle onlara doğruluk sayılması amaçlandı. Bunun yanı sıra sünnetlilere de baba oldu; yalnız sünnetli oldukları için değil, babamız İbrahim’in sünnetsizken taşıdığı imanın üzerinde yürüdükleri için.”
Dört İncil dışındaki İncillerden Tomas İncilinde ise sünnetle ilgili şu cümle yer almaktadır:
“53. Havariler ona dediler: Sünnet faydalı mı değil mi? Onlara dedi: Eğer faydalı olsaydı, babaları onları daha annelerindeyken sünnet ederdi. Ama Ruh’taki sünnet çok faydalı!” (http//www.ondokuz.gen.tr/tomasincil.htm)
Bu anlayışa göre; “Kitab-ı Mukaddes’te geçen sünnet, kalbi bürüyen perdeyi atmaktır. Yoksa penisin ucundaki deriyi atmak değil.”

Müslümanlarda Sünnet:
Ana Britannica “sünnet” bahsinde;
“İslâm kaynakları sünnetin Araplar arasında İslâm öncesinde de uygulanan bir gelenek olduğunu belirtir.” (cilt: 29 s: 14) demek suretiyle, sünneti İslâm ile ilgilendirmemiştir. Aynı şekilde Orhan Hançerlioğlu da İslâm İnançları Sözlüğü’nün “sünnet” bahsinde;
“…bu anlamdaki sünnet ya da hıtan kutsal kitap Kur’an’da buyrulmamıştır, Yahudilikten geçme eski bir Arap geleneği olarak Peygamber Hz. Muhammed tarafından korunmuş ve bir hadisle Müslümanlara tavsiye edilmiştir (Bk. Buharî, Libas, 63; Müslim, Tahara, 49; Tirmizi, Adab, 14).” (s: 562) açıklamasına yer vermiştir.
Nitekim Hasan Basri’nin belirttiği gibi peygamberimiz, Rumlardan, Yemenlilerden, İranlılardan… yani Müslüman olan sünnetsizlerden sünnet olmalarını istememiştir. Eldeki tarihî kaynaklarda da, Müslümanlığın yayılma dönemlerinde toplu olarak İslâm’a girenlerin sünnet ettirildiğine dair, ya da fetihler sonucunda sünnet merasimleri yapıldığına dair hiçbir bilgiye rastlanmamıştır.
Ancak daha sonraları, sünneti İslâm’a yerleştirmek isteyen zihniyet sahipleri, bazı Kur’an ayetlerini, işlerine geldiği gibi yorumlamışlar ve bu yorumlara Yahudi borazanı Ebu Hüreyre’nin uydurduğu rivayetleri ekleyerek sünneti; İbrahim peygamberden Müslümanlara intikal eden bir gelenek hatta mecburî bir ödev olarak göstermişler ve bu işe zorlama ile kazandırdıkları dinî kimlik sayesinde de Müslümanlığın ana şartı hâline getirmişlerdir.
İSLÂM VE SÜNNET

Bilindiği gibi İslâm, kendilerine Müslüman diyenlerin hâl ve hareketlerinden değil, sadece Allah’ın indirdiği Kitap’tan ibarettir:

Zümer; 22 – 23: Allah kimin göğsünü İslâm’a açarsa o Rabbinden bir ışık üzerindedir. Allah’ın mesajına karşı kalpleri katılaşanların vay hâline. Onlar açık bir sapıklıktadır. Allah en güzel hadisi, tutarlı ve ikişerli bir kitap hâlinde indirdi. Rablerini sayanların derileri ondan dolayı ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın mesajına karşı yumuşar. Bu Allah’ın yol göstermesidir; dilediğini/ dileyeni ona ulaştırır. Allah’ın saptırdığı bir kimseye rehber bulunmaz.

Kehf; 27: Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. Kelimelerini hiçbir şey değiştirip kaldıramaz ve O’ndan başka bir sığınak da bulamazsın.

Nahl; 89: … Biz sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, bir yol gösterici, bir rahmet ve Müslümanlara bir müjde olarak indirdik.

Ancak, Müslüman kisvesi altındaki bazı kimseler, aşağıda vereceğimiz iki ayeti tıpkı

Lokman; 6: İnsanlardan bazısı var ki, halkı bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve onu hafife almak için temelsiz hadislere sarılırlar…

ayetinde olduğu gibi, uydurulmuş hadisler doğrultusunda yorumlamışlar ve tıpkı Maide suresinin 13 ve 41. ayetlerindeki gibi kelimelerin anlamlarını bağlamlarından kaydırmışlardır.
Uydurulmuş hadisler doğrultusunda yorumlanan ayetler şunlardır:

Bakara; 124: Rabbi, bir zamanlar İbrahim’i bir takım kelimelerle sınamış, o da onlara eklemişti. “Seni insanlara önder yapacağım” demiş, “Soyumdan da” deyince, “Zalimler benim sözüme dahil olmaz” buyurmuştu.

Nahl; 123: Nitekim İbrahim’in dinini bir tektanrıcı olarak izlemen için sana vahyettik; o asla putperestlerden olmadı.

Allah’ın kalplerini temizlemeyi dilemediği kişiler, Bakara suresinin 124. ayetindeki imtihan maddelerinden birinin, İbrahim peygambere tahrif edilmiş Tevrat’ta emredildiği bildirilen sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir. Pek tabi bu durumda sünnet, İbrahim peygamberin dininin bir kuralı olmakta ve Nahl suresinin 123. ayetine göre de Müslümanların bu kurala uymaları gerekmektedir.
Halbuki İbrahim peygamberin nelerle nasıl mücadele ettiği, aldığı ve başarı ile tamamladığı görevler, Kur’an’da uzun uzun anlatılmıştır ve bunların arasında sünnet diye bir şey yoktur. Yani, Kur’an’da olmadığı hâlde sünneti İbrahim peygamberin dinine ilâve eden kişiler, Âl-i Imran suresinin 78. ayetinde belirtilen şekilde, Allah adına yalan söylemişlerdir. Ama daha vahimi, Allah’ın ayetleri içinde olmayan bir sözü, Casiye suresinin 6. ayetindeki; “Allah’tan ve ayetlerinden başka hangi hadise inanıyorlar?” uyarısını dikkate almadan, Allah’ın dini olan İslâm’dan sayan Müslümanların (!) durumudur. Bu Müslümanlar (!) sünneti, beş şart dedikleri temel unsurların bile önüne geçirmişler ve onlar nazarında sünnet, Müslüman ile Müslüman olmayanı ayıran bir alâmet-i farika hâline gelmiştir. Bu Müslümanların, Casiye suresinin 6. ayetindeki uyarının aksine, Allah’ın ayetlerinden başka inandıkları hadisler ise şunlardır:

1. Rivayet:
“Ebu Hüreyre anlatıyor:
Rasülüllah buyurdu ki: “Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.” (Bu rivayet, Buharî, Müslim, Muvatta, Tirmizi, Ebu Davud, ve Nesâî’de yeralmıştır.)
İslâm uleması bu rivayeti açıklama sıkıntısı içinde “fıtrat”ı; “sünnet, yani uymamız emredilen eski peygamberlerin sünneti” olarak tanımlamak suretiyle, kelimenin hem sözlük hem de kavramsal anlamını değiştirmek zilletini göstermiş, ama yine de kitaba uyduramamış, minareyi kılıfa sokamamıştır.
Sözlük anlamı; “uzunlamasına yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, cat etmek, bir şeyi özellikleriyle ortaya koymak, bir şeyi meydana getirmek” anlamına gelen “fatr” kökünden türemiş olan “fıtrat” sözcüğü, “fatr” mastarına “te” ilâvesiyle oluşmuş bir isim-mastar sözcüktür. Bu mastarın ism-i faili ise “Fatır” sözcüğü olup bu sözcük, “gökleri ve yeri Yaratan” anlamındaki, Allah’ın isimlerinden birisidir. Kur’an’da, “orucu açmak” anlamındaki “iftar” ve “yarılmak, açılmak, fışkırmak” anlamındaki “infitar” sözcükleri gibi “fatr” kökünden türemiş isim ve fiiller on dokuz yerde (İsra; 51, Zühruf; 27, Enbiya; 30, 56, Ta Ha; 72, Fatır; 1, En’âm; 14, Yusuf; 101, İbrahim; 10, Rum; 30, …), “yaratılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim” anlamına gelen “fıtrat” sözcüğü ise sadece bir ayette geçmektedir:

Rum; 30: Öyleyse sen yüzünü içtenlikle dine çevir; Allah, insanları hangi fıtrat/ doğa üzere yaratmışsa, o doğallıkla, -Allah’ın yaratmasında hiçbir değişme yoktur- işte dosdoğru din budur, ama insanların çoğu bilmez.

“Fıtrat” sözcüğünün bu ayetteki ifadesinden, insanın Allah’a inanma ve kulluk etme, yani Müslüman olma meyil ve kabiliyetiyle donatılmış olarak yaratıldığı anlaşılmaktadır. Bir başka ifade ile fıtrat; Fatır olan Allah’ın, insanların ve varlıkların genlerine yerleştirdiği programdır. Bu durumda varlıklarda doğuş ile gelen özellikler, yetenekler, organlar, bu organların faaliyetleri de fıtrattır. Yani, göz, kulak gibi organlar nasıl fıtrattan ise, cinsel organ ve bu organın ucundaki koruyucu deri de fıtrattandır.
Görüldüğü gibi bir takım ulemanın “fıtrat” sözcüğünün anlamını çarpıtması kitaba (Kur’an’a) uymamakta ve Kur’an’daki gerçek yalancıların hazırladığı çuvala sığmamaktadır.
Gerçekler böylesine apaçık ortada iken bazı kişiler de, sünnet derisinin varlığını anomali kabul edip, peygamberimiz ile birlikte, Âdem, Şit, Nuh, Sam (Sam, peygamber değildir ama Kısas-ı Enbiya ve Mukaddime’de adı geçiyor.), İdris, Musa, Salih, Lût, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve İsa peygamberlerin de doğuştan sünnetli olduklarını ileri sürmüşler ve bu peygamberleri, kendi kafalarına göre, anormal olmaktan uzak göstermek istemişlerdir. Aslında, Kur’an tarafından ortaya konmuş gerçeklere göre, bu peygamberlerin doğuştan anomali olduklarını iddia etmiş olan bu kişiler, peygamberimizin, doğumunun yedinci gününde, o günün törenlerine uyularak dedesi Abdülmuttalip tarafından bir ziyafet verilerek sünnet ettirildiğini anlatan bir çok rivayete nedense itibar etmemişlerdir.

2. Rivayet:
“Ebu Hüreyre anlatıyor:
Rasülüllah buyurdular ki: İbrahim Kaddum’da seksen yaşında olduğu halde sünnet oldu.”
Rivayet içerisinde geçen “Kaddum” sözcüğünü “Kadûm” olarak nakledenler de olmuştur. Bu sözcük iki anlamda kullanılabilmektedir. Birisi, bir yerin adıdır, ikincisi marangoz keseri demektir. Takdiri size bırakıyoruz. Bu rivayet Buharî, Müslim tarafından nakledilmiştir.
3. Rivayet:
“Yahya İbn Said’in anlattığına göre, Said İbn-ül Müseyyeb’ten şunu işitmiştir: Hz. İbrahim, misafir ağırlayan ilk kimse idi, keza o ilk sünnet olan kimseydi. Bıyığını kesenlerin ilki, saçında aklık görenlerin ilki de o idi. Ak saçları görünce ‘Ya Rabbi bu nedir?’ diye sormuş; Rabbi de ‘Bu vakardır ey İbrahim’ demiş. O da: ‘Rabbim öyleyse vakarımı artır!’ diyerek duada bulunmuştur.” Rezin şunu ilâve etmiştir: “Bu sırada Hz. İbrahim 120 yaşındaydı. Bundan sonra 80 yıl daha yaşadı.”
Bu rivayet Muvatta, Sıfatünnebiy’de yer alır.

4. Rivayet:
“Kays ibnü Âsım anlatıyor: Müslüman olmak arzusuyla Rasülüllah’a gelmiş idim. Bana su ve sidre ile yıkanmamı emir buyurdu.”
Bu rivayet, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesaî’de yer almıştır.

5. Rivayet:
“Useym İbn Kesir İbn Küleyb babasının dedesinin anlattığına göre Dedesi Küleb, Rasülüllah’a gelerek ‘Müslüman oldum!’ demiş. Rasülüllah As.: ‘Üstündeki küfür saçını at!’ der ve tıraş olmasını söyler, Useym’in babası dedi ki: Bana başka birisinin bildirdiğine göre As. Efendimiz, beraberinde olan bir diğerine de: ‘Üzerindeki küfür tüyünü at ve sünnet ol!’ buyurmuştu.”
Bu rivayet sadece Ebu Davud’da yer alır.

Bu son rivayetteki iki nokta dikkat çekicidir; “küfür tüyler” ve “sünnet ol” emri. Allah’ın yaratışındaki tüye “küfür” sıfatı veren cehalet, peygamberimizin, fıtrata aykırı olarak “sünnet ol” emri verdiğini, adını bile veremediği başka birinden duyduğunu söylemekten çekinmemektedir. Biz, bu rivayetlerdekilerin peygamberimize yakıştırılmasından utanıyoruz. Ayrıca, rivayetlerde peygamberimize yakıştırılanların bazıları tarihî bilgiler olup, tarih uzmanı olmayan peygamberimizin, Kur’an ile kendisine bildirilenler (Yusuf; 3, 102, Âl-i Imran; 44, 179, Hud; 49, …) hariç, gayb mesabesindeki bu bilgileri bilmesi mümkün değildir.
Rivayetlerde sünnetin hangi yaşta uygulanacağına dair kesin bir görüş ortaya atılamamıştır. Bebek yedi günlük olduktan itibaren 13 yaşına kadarki süre içinde olabileceği söylenmiştir. Buna mesnet olarak da peygamberimizin, torunları Hasan ile Hüseyin’i doğumlarının yedinci gününde sünnet ettirmiş olduğu rivayeti ileri sürülmektedir.

Yukarıdaki rivayetleri çok zayıf bulup “Bunlarla yola çıkılmaz” diyenler olduğu gibi, sünnet için kimisi farz, kimisi vacip, kimisi sünnet-i müekkede diyerek ahkâm kesen ulema da olmuştur. Fakat umum İslâm uleması da, fıtratın, insanın hem ruhî hem de fizikî bakımdan yaratılıştan sahip olduğu temel özelliklerini ifade etmesi sebebiyle, estetik maksatlarla vücudun bazı bölümleri veya organları üzerinde yapılan, aslî yapıyı değiştirecek nitelikteki müdahaleleri, “fıtratı bozmaya yönelik davranışlar” olarak kabul etmişlerdir.
Sünnet konusundaki bir başka çelişki de, Allah’ın ayetleri dışında din kaynağı olarak kabul edilen uydurmalarda, sünnetin, şehveti arttırdığının ve bunu önlemek için oruç tutulması gerektiğinin yer almasıdır.

İşte bu rivayetlerle sünneti Müslümanlığın alâmeti sayan cahil çevreler, sünnet törenlerini Müslümanlaşma törenleri olarak değerlendirmişler ve Müslüman olmak için önce İNSAN olmak ve AKILLI olmak, sonra da REŞİT olmak lâzım geldiğini; bebekten, sabiden ve sefihten kesinlikle Müslüman olmayacağını unutarak, sünnet olan bebekleri ve küçük çocukları da Müslüman saymışlardır.

Sonuç olarak, açık ve net bir şekilde görülmektedir ki, sünnetin İslâm dini ile uzaktan yakından bir alâkası yoktur. Nereden kaynaklandığı kesin olarak bilinmeyen bir geleneğin İslâm dini içine konulmaya çalışılması, İslâm dinine AYKIRIDIR!

Tin; 4: Hiç kuşkusuz Biz, insanı en güzel yapıda yarattık.

Mümin; 64: Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü çadır kılan ve sizi biçimlendiren -ve O sizi ne güzel biçimlendirdi- ve sizi temiz şeylerle besleyen Allah’tır. İşte Rabbiniz Allah budur. Dünyaların Rabbi Allah ne kutludur!

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Rabbimiz insanı en mükemmel şekilde tasarlamış ve yaratmıştır. İnsanın, işe yaramayan, zararlı, eksik bir organı yoktur. Çünkü tasarım Kadir Allah tarafından yapılmıştır. Sünnet ise, fazla yaratılmışın düzeltilmesi işlemidir. Bu işlemin insanlar tarafından yapılacağını bilen Allah, Kur’an’da bu işlemi, yani Allah’ın yarattığını değiştirme teşebbüsünü ŞEYTANÎ bir işlem olarak nitelemektedir:

Nisa; 119: Ve hiç kuşkusuz, onları saptıracağım. Ve hiç kuşkusuz, onları kuruntulara daldıracağım. Ve hiç kuşkusuz, onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Ve hiç kuşkusuz, onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını bozacaklar. Kim Allah’ın astlarından şeytanı kendisine veli (yardımcı, koruyucu, yol gösterici bir yakın) edinirse apaçık bir kayıpla kaybetmiştir.

Bu ayetler ışığı altında gerçek Müslümanların, sünnet hakkında tefekkür etmeleri ve içinde bu geleneğin yer aldığı dine mi, yoksa Allah’ın dinine mi mensup oldukları hakkında karar vermeleri gerekmektedir. Allah’ın dinine mensubiyeti seçen Müslümanların, ayrıca, bu ayetler indikten sonra peygamberimizin sünnet geleneğine neden karşı çıkmadığı hususunu da araştırmalarında yarar vardır.

SÜNNETİN YARARLARI (!)

Pek çok insan, bu başlık altında, temizlik sağlanmasından başlayıp, frengi, AİDS, kanser gibi hastalıkların önlenmesine kadar vardırılmış, uzun sayılabilecek bir listenin varlığından haberlidir. Yani, dinî açıdan aksinin düşünülmesi bile söz konusu edilmeyecek şekilde dayatılan sünnet, sağlık açısından da sesi yüksek çıkan tıp otoritelerince (!) insanlara hararetle tavsiye edilmektedir. Ama, tavsiyenin sahibi, dünyanın en gelişmiş ülkesi ABD’deki Hıristiyan doktorlar olunca, bilimi Amerika’dan öğrenen diğer ülke bilim adamları bu tavsiyenin altına sorgulamadan imzalarını koymakta ve böylece bu tavsiye âdeta bilimsel bir hüviyet kazanmaktadır. Oysa, sünnetin yararları hakkındaki iddiaların hiçbirinin, bilimsel yöntemlerle yapılan araştırmalara dayanmadığı, Yine ABD’deki bazı sağlık kurumlarınca resmî olarak açıklanmıştır.
Sünnetin insan sağlığına olan etkilerini inceleyen ve sünnetin yarar değil, zarar verdiğini ortaya koyan bir araştırma da ülkemizde, Nil Gün tarafından kaleme alınmış olan “Sünnet” adlı kitapta (Kuraldışı Yayıncılık, Mayıs 2005) yapılmıştır.
Özellikle henüz sünnet edilmemiş çocukları bulunan ve bebek bekleyen anne-babalar için mutlaka okunmasını gerekli gördüğümüz bu kitaptan yaptığımız aşağıdaki alıntılar, Kur’an ayetleri ışığı altında vardığımız sonucun tıp bilimi tarafından doğrulandığını göstermektedir:

Üstderi ve İşlevleri:

Genel anlamıyla erkek sünneti, penis başını kaplayan mukozal dokunun ve deri tabakasının, cerrahî müdahaleyle alınmasıdır. Bu çifte tabaka daha çok “sünnet derisi” ya da “üstderi (prepus)” olarak bilinmektedir. … Üstderinin gerçek uzunluğu, dış tabakasının uzunluğunun iki katıdır ve kesilme oranına göre toplam penis derisinin %51 ilâ %80 kadarını oluşturur. … Üstderi aynı zamanda zengin bir kan damarı ve sinir uçları merkezidir. … Sünnet, işte bu sağlıklı deri dokusunun takriben en az yüzde elli birini hatta yüzde seksene varan bölümünü yok eder. Oysa doğa, penisin üzerindeki deriyi, penisin tümünü kaplaması için yaratmıştır. …
Üstderinin üç işlevi vardır:
– Koruyucu işlevi: Üstderi, yeni doğan bebeklerin yüzde doksan altısında penis başına yapışıktır. Görevi, penis başını ve idrar yollarını (urethra) enfeksiyonlardan korumaktır. Deri asla zorla geri çekilmemelidir. Oysa bir çok doktor, anne babaları bu doğal yapışkanlığın ameliyat (sünnet) gerektiren bir kusur olduğu ve düzeltilmesi gerektiği konusunda bilgilendirerek (!) hemen sünnet yapılması gerektiğini savunmaktadır. … Fimosis, yetişkinlerde üstderiyi penis başının gerisine doğru itme zorluğu olarak tanımlanan bir sorundur. Bebeklerin %65’i de fimosis gerekçesiyle sünnet edilmektedir ki, aslında bebeklerin hemen hepsinde penis başına yapışık olan üstderi, penisten 3 ilâ 17 yaşları arasında ayrılmaya başlar. 17 yaşından sonra hemen tüm erkeklerde üstderi tamamen geri çekilebilir hâle gelir. … Üstderinin bebeğe bez bağlandığı dönemdeki işlevi ise, penisi tahrişten ve yaralanmalardan korumaktır. Hayat boyunca da bu deri, penis başını yumuşak ve nemli tutarak travma ya da yaralanmalardan korur. Sünnet derisi aynı zamanda ortalama ısıyı, pH dengesini ve temizliği de sağlar. Penis naşının kendisinde, deriyi nemlendiren sebum veya yağ maddesini üreten sebaceous bezleri yoktur. Penis başını yüzeyini sağlıklı tutan sebumu üreten, hani şu, işe yaramaz diye sünnetle kesip attığımız üstderidir. Göz kapaklarınızı dinsel ya da sağlık gerekçeleriyle aldırmayı düşünür müydünüz?
Bütün vücut deliklerini (ter, yağ ve salgı bezlerini) çevreleyen mukoza vücudun ilk savunma duvarıdır. Üstderideki bezler, lizozim gibi anti bakteriyelleri ve anti viralleri üretir; virüslerle ve bakterilerle savaşan savunmacı askerlerimizdir. Lizozim aynı zamanda gözyaşında ve anne sütünde de bulunur. Sünnet derisinde, yumurtalıklardakine benzer kas fiberleri vardır. Bunlar, idrarın geçmesine izin veren ama yabancı maddelerin içeri girmesini engelleyen, tek yönlü geçiş veren valflar gibi işlev görür. Erkek, ergenliğe yaklaştığında bu kas fiberleri sayıca azalıp yerlerini elâstik fiberlere bırakırlar; ta ki iki fiber türü, cinsel ilişkide üstderinin hareketine izin verecek bir dengeye ulaşıncaya kadar. Üstderi, ayrıca, mikroplara karşı bir ilk savunma engeli olduğu düşünülen bağışıklık hücrelerine de sahiptir. Dolayısıyla sünnet, erkeği, doğanın kendisine bahşettiği bütün bu avantajlardan mahrum kılar.
– Duyarlılık işlevi: Bir doktor, ortada tedavi gerektiren ciddî bir sorun olmadıkça sağlıklı bir çocuğu anne baba istedi diye ameliyat edebilir mi? Bir doktor, anne baba istedi diye sağlıklı bir çocuğun kulak memesini kesebilir mi? Gözkapağını alabilir mi? Serçe parmağını kesebilir mi? Başka hangi ameliyatı bir doktor tıp dışı kişilerin (anne babaların) ve yerleşik âdetlerin keyfî taleplerine göre, kendisini savunamayan bir başka insan üzerinde gerçekleştirebilir? Oysa sünnette yapılan tam da budur.
Üstderi, parmak uçları, gözkapakları ve dudaklar kadar duyarlıdır. Penisin üstderisi özel sinir uçlarını içinde barındırır. Bu özel sinir uçları, hareketi, sıcaklıklardaki çok küçük değişiklikleri ve yüzeydeki hassas değişiklikleri algılayabilir. Penisin sünnet sonrası kalan kısmının hiçbir yerinde bu kadar çok sinir ucu yoktur. Sünnet derisindeki mukoza ve frenulum gibi belirli bölgeler özellikle hassas dokulardan oluşmuştur ve cinsel zevke katkıda bulunurlar. Buradaki özelleşmiş sinir uçları, cinsel zevki ve kontrolü artırır. İç deri, doğrudan penis başı ile temas hâlinde olan mukoza tabakasından oluşur. Ağız içindeki yüzey gibi olan bu tabaka, yapısı, inceliği ve rengi bakımından sünnet derisinin geri kalanından farklıdır. Frenulum, penisten gelen ve üstderinin iç yüzeyine eklenen özellikle hassas olan ince bir zardır. Ayrıca, üstderinin iç tabakası ve genel penis dersinin kesiştiği özel bir bölge daha vardır. Bu bölgenin üstderinin hareketini sağlayan özel kasları vardır. Buradaki duyarlılık, dudaklar kadar hassas bir gelişkinliğe sahiptir.
– Cinsel işlevi: Ereksiyon hâlinde penis boyu yüzde elli oranında artar. Uzayan penisin ihtiyacı olan deri nereden gelir? Tabiî ki üstderiden. Ereksiyon hâlinde bile penisin üzerinde hâlâ rahatça hareket eden ekstra deri vardır. Bu ekstra deriye doğanın verdiği görev, cinsel ilişki esnasında kurumayı ve sürtünmeyi azaltarak erken boşalmayı önlemektir. Üstderi penis gövdesi üzerinde aşağı ve yukarı kayarak, penis başını bir örtüp bir açarak hem mastürbasyon hem cinsel ilişki esnasında cinsel hazzı arttırır. Islak ve kaygan olduğu için friksiyon ve tahrişi azaltır.
Üstderinin henüz bilinmeyen veya anlaşılamayan daha nice işlevi olabilir. Avrupalı bilimciler, bazal epidermal hücrelerinde östrojen alıcılarını henüz yeni keşfettiler. Manchester Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, insan üstderisinin apokrin bezleri içerdiğinin yeni farkına vardılar. Bu özelleşmiş bezler feromenon denilen doğanın kimyasal koku habercilerini üretiyorlar. Üstderinin bu özelliklerini ve oynadığı rolü anlayabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var…
Sünneti savunan doktorların söylediği yalanlar ya da cehalet

Tıp fakültelerinden, üstderinin işlevleri hakkında hiçbir bilgi almadan mezun olan; kendilerine sünnet derisinin gereksiz bir deri parçası olduğu öğretilen (aslında ihsas ettirilen desek daha doğru olur çünkü hocalarımız bu konuda o denli sessizdir ki, sünnet derisi hakkında ne gerekliliğine ne gereksizliğine dair bir eğitim verirler); sünnetsiz penisi de, âdeta soyu kurutulmuş, hastalık yapıcı bir mikroorganizmayı inceler gibi ancak anatomi kitaplarında görebilen doktorlarımız (sadece bizimkiler değil, Amerikan tıp fakültelerinden mezun olan doktorlar da) ya cehaletten ya da art niyetten, sünnetle ilgili sağlık yalanlarını “uzman görüşü” olarak halka aktarmaktadırlar. Çoğu anne baba da, dinsel gerekçeler kendilerini ilgilendirmiyor olsa bile, “Doktorlar sünnetin sağlıklı olduğunu söylüyor, öyleyse iyi bir şey olmalı” diye düşünmektedir.
İşte sünnetle ilgili en sık söylenen birkaç sağlık yalanı:
– Sünnetli erkek daha temizdir.
– Bulaşıcı hastalıklar sünnet olmayan erkeklerde daha sıktır.
– Penis kanseri sadece sünnet olmayan erkeklerde gözlenir.
– Kadınlarda rahim kanseri riskini azaltır.
– Çocuğunuzda fimosis var. Hemen sünnet edilmeli.
– Çocuğunuzun olası idrar yolları enfeksiyonu yaşamasını engeller.
– Sünnetli erkek çocuklarda idrar yolu iltihaplanması daha az gözlenir.
– Sadece ufak bir deri parçası, bebek acı hissetmiyor çünkü sinir sistemi henüz
gelişmiş değil.
– Sünnetli erkekler daha iyi seks yapar çünkü sünnetsiz erkeklerden daha fazla
uyarılırlar.
… Oysa bu gerekçelerin hiçbirisi bilimsel bir temele dayanmamaktadır… Şimdi bu yalanları tek tek ele alalım:
A) Temizlik
… Amerikalı doktor Thomas J. Ritter’e göre, tırnaklarını kesmesini, dişlerini fırçalamasını ve tuvalet temizliği yapmasını bilen bir erkek çocuğun, basitçe üstderisini geri çekip yıkayamayacağını söylemek, o çocuğa hakarettir. (Dr. Ritter’in notu: Bu makale yazıldığı sırada üstderi için özel bir temizliğin gerekli olduğu sanılıyordu. Bugün bunun da gereksiz hatta yanlış olduğu anlaşılmıştır. Zira üstderinin salgıladığı sıvılar bölgeyi temiz tutacak anti bakteriyelleri ve anti viralleri içermektedir. Bu tıpkı gözkapağının içinde salgılanan sıvıların gözü temiz tutması gibidir. Gözü nasıl yıkamıyorsak, penis başının da özel olarak yıkanması gerekmez.)
“Eğer” diyor Dr. Ritter “Temizlik argümanını erkek sünneti için bir neden olarak kabul edersek, o zaman yıkamanın çok daha zor olduğu kadın organlarını da kesmemiz gerekir. Ama bugün ABD’de hiç kimse genital temizliği sağlamak için kadın organını kesmeyi önermiyor.”
Doğal penis hiçbir bakım gerektirmez. … Sağlam bir penisi temiz tutmak için gerekli tek şey, genel vücut temizliği sırasında suyla iyi bir şekilde temasını sağlamaktır. Bir çocuğun üstderisi altındaki beyaz peynirimsi salgı, smegma diye adlandırılır. Smegma belki de doğadaki en yanlış anlaşılan, en kötü değerlendirilen maddedir. Smegma kirli değildir, temizdir, faydalıdır ve gereklidir. Anti bakteriyel ve anti viral özellikleri penisi temiz, sağlıklı tutar. Bütün memeliler smegma üretir. … Smegmanın Lâtince “deterjan” anlamına gelmesi ilginç değil mi?
yazının devamı “SÜNNET 2″ başlığı altındadır. Lütfen o makaleyi açınız

SÜNNET 2 22.09.2006

Posted in Araştımalar | 1 Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.