KİZİROĞLU – Niyet ettim İslam`a……..

Arşiv Haziran 5th, 2007

Tevhidi Düşünceyi Gereğince Kavrayamamış Olmak

Yazan: kiziroglu 5 Haziran 2007

Tevhidi Düşünceyi Gereğince Kavrayamamış Olmak

Kuşkusuz Tevhid, Allah’ı birlemektir, Allahı birlemek ise, sanıldığı gibi sadece bir olduğuna inanmak ve ondan başka ilah olmadığını kabul etmek değildir. Günümüzde büyük bir çoğunluk, Allah’ı sayı olarak birlediği halde, bir çok alanda müşrik konumuna düşmektedir.

Çünkü, Allah’ı sadece sayı olarak birlemek, tek başına yeterli değildir. Allahı sayıda olduğu gibi, özellikleri ile de birlemedikçe Tevhid gerçekleşmez. Yani, Tevhid, Allah sayı ve özellikleri ile birlemektir.
Allah’a ait bir özelliği O’nun dışında başka bir varlığa tanımak/vermek/görmek şirktir.

Örneğin, her insan bir takım şeyler bilir, fakat her şeyi bilemez, Her seyi ancak Allah bilir.
Kim ki birilerine her şeyi bilir diye inanırsa şirke düşmüş olur.

 

Keza, Gayb’ı ancak Allah bilir, kim ki gaybı bilme özelliğini kendinde veya bir başkasında görürse, bu özelliği ile Allah’a eş koşmuş olur. Çünkü bu Allah’a ait bir özelliktir.

 

Hüküm koyma, helal ve haramı tesbit etme hakkı Allah’a aittir. Kim ki Allah’a ait olan bu hakkı kendisinde veya bir başkasında görürse şirke düşmüş olur. Çünkü bu Allah’a ait bir özelliktir.

 

Sayı olarak Allah’ı birlediği halde, özelliklerinde Allah’a bir çok ortak koşmuş ve böylece Allah’la birlikte bir çok ilah edinmiş olan günümüz müslümanları, müşriklik sayılacak bu kabullerinden vazgeçmedikçe, Tevhid’î inancı kavramadıkça Kuran’ı gereğince anlamaları mümkün olamaz, ister Kur.’an’ı yüzlerce kez okusunlar, ister Arapça’yı en detaylı şekilde bilmiş olsunlar yine de Kur’an’ın mesajını kavrayamazlar.

Çünkü, Kur’an Tevhid esası üzerine kurulmuştur. Kur’an’dan, Tevhidi çıkardığımız zaman Kur’an, gerçekten hiçbir şey ifade etmeyen ve bomboş bir kitap haline dönüşmüş olur. Tevhidin zıddı sirk Şirk, Allah’ı varlık olarak kabul ettiği halde, O’na başka birşeyi eş koşmadır. Allah’a ait özellikleri başka bir varlıkta da görmek şirktir. Nitekim, Mekke’li Müşrikler de Allah’ı var kabul ettikleri halde, Onunla birlikte veya o’na rağmen başka ilahlar edinmişlerdi.

Örneğin, Allah’ın koyduğu yasaları değil, kendi yanlarından koydukları yasaları geçerli sayıyorlardı. Oysa kî yasa/hüküm koymak hakkı sadece ve sadece Allah’a ait bir özelliktir. Keza, helal ve haramı da belirleme hakkı sadece Allah’a aittir. Kim kî Allah’ı yaratıcı olarak kabul ettiği halde, helal ve haramı belirleme hakkını ve yetkisini başka bir güçte, otoritede, varlıkta veya kendisinde görürse. Allah’a ait bu özelliği Allah’tan başka şeylerde gördüğü/tanıdığı için şirk işlemiş olur; yani müşrik olur.

"Andolsun onlara "Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneşi ve Ayı kim (sizin yararınıza) boyun eğdirdi" desen; "Allah", derler. O halde nasıl Allah’ın birliğinden döndürülüyorsunuz?" (Ankebut - 61)

ayetinde de görüldüğü gibi müşrikler, Allah’ı kabul ettikleri halde, o’na ait birtakım özellikleri, başka varlıklara tanıdıkları için müşrik olarak sayılmışlardır.

Bu gerçek apaçık ortada olduğu halde, günümüzde bir takım insanlar Allah’a açıktan eş koştukları halde, müslümanlıklarına toz kondurmamaları, kendilerini aldatmaktan başka bir anlam ifade etmez. Tevhidi inancı bozulmuş, şirkle kafası kirlenmiş bir kimsenin Kur’an’ı elbetteki gereğince anlaması söz konusu olamaz. Onun için, tevhidi gereğince anlamadan Kur’an’ı gereğince anlamak mümkün değildir.

 

Hidayeti ve Sapıklığı insan Seçer


Hidayete ermek/kavuşmak ve iman etmek ile kafir olmak veya sapıklığı seçmek konusu yanlış anlaşılan konulardan biri olarak günümüzde de düşünce hayatımızda karışıklıklara neden olmaya devam etmektedir.

Konuya girmeden önce şu gerçeğin bilinmesinde yarar var: inancımızda büyük öneme sahip olan bu konunun, yanlış anlaşılmasının temelinde kuşkusuz ki, Kur’an’a bütüncül bir anlayışla yaklaşmamak yatmaktadır.

Sitemizin Kur’anı Gereğince Anlaşılmasının Önündeki Engeller bölümünde de değindiğimiz gibi, ayetlere anlam vermeye çalışırken, Kur an’m bir bütün olarak ifade ettiği genel anlamı gözönünde bulundurmazsak, yani ayetleri tek başına ve yalın olarak ifade ettikleri anlamlarıyla anlamaya çalışırsak, anlaşılması gerekenin yerine kendi anladığımızı geçiririz. Bu da yanılmamıza, yanlışa düşmemize neden olur. îşte bu konuda da, böylesine bir yanlışa düşmüş olmanın çelişkisini yaşamaktayız.

Bir ayetin ne dediğini anlamaya çalışırken, anlaşılması gerekenin ne olduğu konusunda, Kur’anın genel anlayışına ve özellikle aynı konuyu içeren diğer ayetlere uygunluk sağlamasına dikkat edilmelidir. Bu dikkati göstermeyenler, söylenen şeyle, söylenmek istenen şey arasında yanlış bağlantı kurdukları için, farklılık ve çelişki ortaya çıkmakta ve söylenmek istenen şey yanlış anlaşılmaktadır.

Kur’an, insanın seçme iradesine/özgürlüğüne sahip olarak yaratıldığını, dileyenin dilediği yolu, seçme hakkına sahip olduğunu defalarca ve açık bir biçimde belirtmiştir.
  Kur’an, insanlar, hidayete erip, doğru yolu bulsunlar diye, Allah tarafından gönderilen bir kitaptır.

Bu, Allah’ın, insanlar arasında hiçbir ayırım gözetmeksizin, hepsinin doğru yolu bulmaları, hidayete ermelerini istediği anlamına gelir. Allah’tan, doğru yolu gösterici elçilerin, hidayete erdirici kitaplar (rehber)’ın, doğru ile yanlışı açıklayıcı/ayir dedici vahyin gönderilmesi,
bütün insanların hidayete ermeleri ve iman etmeleri için değil midir?

Kitabın insanlar ikna olsunlar diye, herşeyi örnekleyerek açıklaması, insanın sonunun nasıl olacağını bildirmesi ve bizatihi Kur’an kendisinin insanları doğru yola, hakka çağıran bir mesaj olduğunu, iyi yolla, sapık yolu iyice ayırarak, bunların neler olduğunu apaçık gösterici olduğunu belirtmiş olmasına rağmen; Kur’an, dünyanın imtihan dünyası olduğunu, Allah’ın insanları sınamakta olduğunu bildirmesine rağmen; kimi müslümanları,

"inananı ve inanmayanı, mümini ve kafiri, hidayete ereni ve sapmışı Allah belirlemektedir. Allah seçici olarak, dilediğini hidayete, dilediğini de sapıklığa yöneltmektedir“  diye düşünmeleri ve inanmaları doğru olabilir mi?

Kuşkusuz bu düşünce ve inanç Kur`ana ters düşmektedir. Çünkü şayet öyle olsaydı iman eden ve etmeyenin, hidayete erenin ve sapıklığı seçenin, hiçbir suçu ve sorumluluğu olmaması gerekirdi, öyle ya, insan yapmadığı veya seçmediği birşeyden ne diye sorumlu tutulsun ki? Düşünebiliyor musunuz!

Allah, kullarından  bir kısmına iman vermeyecek, onları hidayete erdirmeyecek; onları inkarcı yaparak, sapıklığa itecek; ondan sonra da inanmıyorlar diye/sapık oldular diye cezalandıracak. Böylesi bir çelişkiyi Allah’a yakıştırmak nasıl doğru olabilir? Hangi akıl sahibi bunu kabul edebilir?

Bu yanlışı islam’a mal etmeye çalışan zihniyetin Kur’an’dan ne kadar uzak ve kopuk bir zihniyet olduğu bîr kez daha açıkça belli olmuyor mu? Şayet bu konuda seçici ve belirleyici Allah ise o zaman ne diye küfredenleri Cehenneme göndersin? Veya bunun tersi olarak iman edenleri ne diye Cennete göndersin? Çünkü, iman edenler, bu tercihi kendi iradeleri ile yapmamış olup, bunda bir payları yoktur.

Oysa ki birşeyi hak etmek için, ne gerekiyorsa yapmak gerekir, îman edeni Allah belirlediğine göre, onu ne diye Cennetle ödüllendirsin? İnanan ve inanmayanı, kabul eden ve etmeyeni Allah belirliyor diyorsak, o zaman bunun neticesinde insanın bir suçu, günahı veya sevabının olmadığı neticesine varırız. Öyle ya, mademki bu seçimi Allah yapmıştır o zaman insan ne diye suçlu olsun ki?

Bu gerçeğe rağmen Kur’an daki kimi ayetleri, iman ve inkar edenleri Allah belirler, hidayet Allah’tandır; Allah dilemedikçe kimse hidayete eremez, Allah dilediğine hidayet, dilediğine sapıklık verir şeklinde anlamak, anlamlandırmak nasıl doğru sayılabilir? Ne var ki örnek olarak seçtiğimiz aşağıdaki ayetler ve benzer ayetler dikkate alınarak, sanki "insanların neyi seçeceğine Allah karar vermektedir" şeklinde anlaşılabilmektedir.

Bir çok kimse yaptığı yanlışların sorumluluğunu Allah’a yükler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

                                           

148- “Şirke düşmüş olanlar şöyle diyeceklerdir: “Eğer Allah dileseydi şirke düşmezdik, babalarımız da öyle. Hiçbir şeyi haram da kılmazdık.” Onlardan öncekiler de aynı yalanı söylediler de baskınımıza uğradılar. De ki, “Elinizde, gösterebileceğiniz bir bilgi var mı?” Siz ancak kuruntuya uyuyor ve sadece tahmin yürütüyorsunuz.

149- De ki: “En kapsamlı delil Allah’ınkidir. O dileseydi hepinizi yola getirirdi”. (En’am 6/148-149)

 

Allah’ın dilemesi yani iradesi iki türlüdür; biri teşriî, diğeri tekvînî iradedir. Tekvînî irâde Allah’ın bir şeyi yaratma konusundaki iradesidir. Yaratmak istediği şeye, “ol” deyince oluverir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

 Bir şeyi istediği zaman onun işi sadece “ol” demektir; o iş hemen oluverir.” (Yasin 36/ 82)

 

Allah’ın teşriî iradesi ise insanların davranışları ile ilgili iradesidir. O, koyduğu kanun ve kurallara uyulmasını ister ama kimseyi zorlamaz. Bu iradenin yerine gelmesi, insanın gayretine bağlıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“De ki: Bu gerçek Rabbinizdendir; isteyen inansın, isteyen de göz ardı etsin. Ama biz, yanlış yapanlara öyle bir ateş hazırladık ki, dumanı onları içine alacaktır. yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran su ile yardımlarına koşulacaktır. Ne kötü içecek ve ne fena birliktelik!”  (Kehf 18/29)

 

Allah Teâlâ, din konusunda baskı yapmadığı gibi kimsenin baskı yapmasına da razı olmaz. O bu konuda Muhammed aleyhisselamı şöyle uyarmıştır:

 

99- “Rabbin dilese, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan inanır. İnanıncaya kadar insanları, sen mi baskı altında tutacaksın?”  (Yunus 10/99)

 

35- “Onların yüz çevirmesi sana ağır geldiğinde yeri delmeye veya göğe merdiven dayamaya ve onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa hiç durma! Allah dilese onları kolayca doğru yolda top­la­yıverir. Sakın ha, cahillerden olma!” (En’am 6/35)

 

Allah Teâlâ, istekli olmayan hiç kimseyi yola getirmez. O, şöyle buyurur:

67- “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, peygamberlik görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur Allah kâfir toplumu yola getirmez.“ (Maide 5/67)

 

“Allah zalim toplumu yola getirmez“ (Tevbe 9/19)

“Allah fasık toplumu yola getirmez. “ (Tevbe 9/24)

 

Allah, yalnızca istekli olanları yola getirir. Bu konuda şöyle buyuruyor:

4- “Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara açıklamayı iyi yapsın. Bundan sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir.[1]Güçlü olan o, doğru karar veren odur.” (İbrahim 14/4)

İnsanın yola gelmesi, istekli olarak Allah’a yönelmesine bağlıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

27- İnkar edenler, "Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi," diyorlar. De ki: “Allah, isteyeni sapıklıkta bırakır, kendine yöneleni de yola getirir.” (Ra’d 13/27)

 

İyiliği sonsuz Allah, yola geldikten sonra yanlış işler yapan bir kulunu uyarmadan yoldan çıkmasını onaylamaz. Bu konuda şöyle buyurur:

115- “Allah, bir kavmi hidayete erdirdikten sonra, nelerden sakınacaklarını kendilerine iyice açıklamadıkça dalalete düşürmez. Gerçek şu ki, Allah her şeyi bilir..” (Tevbe 9/115)

 

Sapıtanlar, açık uyarıları dikkate almayanlardır. Böyle bir toplum, önce refaha kavuşur, sonra hiç beklemediği bir anda cezaya çarptırılır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Ne zaman ki yapılan uyarıları göz ardı etti­ler, biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik. Kendilerine verilenlerle tam ferahladıkları bir sırada onları kıskıvrak yakaladık. Hepsi bir anda umut­suzluğa düştüler.” (En’am 6/44)

 

Allah, uyarılmamış bir topluma ceza vermez. Bu konuda şöyle buyurur:

15- “Kim yola gelse kendi için gelir. Kim de sapsa kendi aleyhine sapar. Kimse kimsenin günahını çekmez. Bir elçi gönderinceye kadar kimseye azap etmeyiz.” (İsra 17/15)

Bu anlayışın yanlış olduğunu yukarıda izah etmeye çalıştık. Buna ilave olarak, konu ile ilgili yüzlerce ayetten örnek olsun diye birkaçını vererek izahımıza devam edeceğiz. Ancak öncelikle konunun yanlış anlaşılmasına neden olan ayetlerden bir kaçına değinmeye çalışalım:

"Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği/dileyen kimseyi şaşırtır, dilediği/dileyen kimseyi de doğru yola koyar" (Enam-39).

"Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanmaz ve (Allah) pisliği (huzursuzluğu, azabı), akıllarını kullanmayanların üzerine kor" (Yunus-100),

"(Ey Muhammed), sen onların yola gelmelerini ne kadar istesen de Allah şaşırttığını yola getirmez ve onların yardımcıları da olmaz!" (Nahl-37),

”Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat (o), dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni doğru yola iletir. Ve siz mutlaka yaptığınız şeylerden sorulacaksınız" (Nahl-93).

Kur’an’da, hidayet ve sapıklık veya iman ve inkar etme konusunda bu ayetlerle aynı anlama gelebilecek daha birçok ayet bulunmaktadır. Bu dört ayetin analizini yaparak ilahi murada yani söylenen şeyle, ne söylenmek istendiğine dair yapacağımız açıklama, benzer ayetler için de geçerlidir. Konu ile ilgili ayetlere yaklaşımda şu hususa çok iyi dikkat edilmelidir:

Kur’an’da hiçbir yerde doğrudan "Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidayet verir" şeklinde başlayan veya yalnızca bu cümleden ibaret olan bir ayet göstermek mümkün değildir. Buraya örnek olarak aldığımız ayetlerde de görüleceği gibi "ayetleri yalanlayanlar", "akıllarını kullanmayanlar", "öğüt almayanlar", "yanlışta ısrar edenler", gerekçe gösterilerek, hidayet ve sapıklık söz konusu edilmektedir.

Bu ayetlerde olduğu gibi, konu ile ilgili bütün ayetlerde iman ve küfür bir gerekçeye dayandırılmaktadır. Söz konusu gerekçeleri gözardı edenler, karşı koyanlar, yok sayanlar muhatap alınarak onlara şöyle denmek istenmektedir:
"Sizler bu gerçeklere (gerekçelere) aldırmayıp ve söylenenleri kabul etmediğiniz için, tavrınız sadece sizi bağlamakta ve gerçekten kaybeden de sizler olmaktasınız. Tercih hakkı size bırakıldığından, bu tercih hakkım kötüye veya iyiye kullanmış olmanın bedeli de size aittir. ‘Hidayeti ve sapıklığı’; seçme ve tercih etme hakkını size kullandırıcı olarak ve bu konuda izin vererek yani dilediğinizi seçmeye müsaade ederek, seçmenize karışmayarak Biz vermiş oluyoruz/ işte Kur’an "dilediğimize hidayeti, dilediğimize sapıklığı veririz " bu anlamda kullanmıştır.

Ey insanlar! Eğer size seçme hakkı vermeseydim veya hidayeti ve sapıklığı biz yaratmasaydık sizin birşey yapmaya (hidayeti veya sapıklığı seçmeye) gücünüz yetmezdi, iyi ve kötü olanı biz yaratıyoruz, siz ise sadece seçiyorsunuz. Yani yaratıcı olarak hidayet ve sapıklığı biz veriyoruz (size sunuyoruz); seçici olarak da sîzler seçiyorsunuz, işte vermek bu anlamdadır, istenilen mevki Allah’tır, Diğer bir deyimle veren mevki Allah’tın insan alandır, insan, Rabbi tarafından kendisine verilen hidayet ve sapıklıktan dilediğini alır.

Bu konuda tercih etme ve seçme hakkı tamamen ona aittir; Yalnız bu alma işinde Allah, insanı iyi olanı alması için Kitap ve elçi ile desteklemektedir. Kötüyü alırsa cezalandıracağı, iyiyi alırsa ödüllendireceği ikazında bulunarak, iyi olanı alması için uyararak, Allah, kullarından yana tavır almaktadır.

Rabb’imizin, "Biz dilemedikçe hidayete eremezsiniz" ve "Biz dilemedikçe doğru yolu bulamazsınız" şeklinde de birçok ayeti bulunmaktadır. Bu tür ayetler bir durum testaiti yapmaktadır. Bir şeyin olmasını istemek veya karar vermek değil- birşeyin sonucunu açıklamaktadır bu ayetler. Rabb’iniz, öncelikle kullarına doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü, imam ve küfrü açıkça göstererek onları iyi olanı seçmeleri konusunda uyarmaktadır.

Ancak bu gerçeğe rağmen kimi kullar yanlış olanı ve küfrü seçmektedirler. Bu kimseler hiçbir uyarıya aldırmamakta, inat ve tam bir kararlılıkla bu tavırlarım sürdürmektedirler, îşte bu hal üzerinde olanlara, Allah demektedir ki: "Onları girdikleri yoldan ancak Ben döndürebilirim. Onlar kendi kararları ile artık dönmezler; onlar, ancak
benim kararımla dönebilirler .yani ben dilemedikçe dönmezler. Onların doğruyu bulmaları ancak benim müdahale etmeme ve onlara verdiğim seçme hakkını iptal etmeme seçeneğiniz yoldan değil benim gösterdiğim yoldan gitmek zorundasınız dememe bağlı İşte Allahın dilemesi bu şekilde olursa ancak ozaman bu kimseler doğru yolu bulurlar seçerler.

Aksi halde bu mümkün olmaz.yani Allah dilemedikçe (dönmelerine karar vermedikçe) onlar yanlış yoldan dönmezler… Allah dilemedikçe deyiminin vurgusundan da bu işin düzelmesinin tamamen Allahın dilemesine kaldığını bunun dışında hiçbir şeyin yararının olmadığı anlaşılmaktadır.

Allah her şeye güç yetiren olduğu için şayet isterse en azmışı dahi zorla doğru yola döndürür. Diğer bir deyimle Allah inanmayan ve sapıtmışlara demektedir ki siz öylesine azmış ve sapıtmışsınız ki sizin doğruyu bulmanıza hiçbir şeyin gücü yetmemektedir.

Ancak ben müdahale edersem ancak ben dilersem düzelirsiniz. Başka türlü düzelemezsiniz. Allah’ın dilediğine hidayet verdiği dilediğini de saptırdığı gerçeğinin böyle anlaşılması gerektiğine inanıyor ve son sözün kur’an a bırakıyoruz.

 Bu sizin ellerinizin yapıp öne sürdüğünün karşılığıdır. Allah kullara asla zulmedici değildir. (al-i İmran-182)

(Allah’a) ortak koşanlar diyecekler ki Allah isteseydi ne bizi ne de babalarımız ortak koşmazdık hiçbir şeyi haram yapmazdık. Onlardan önce yalanlayanlar da böyle demişlerdi de nihayet azabımızı tatmışlardı. De ki yanınızda bize (çıkarıp) göstereceğiniz bir bilgi (yazılı belge) var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.(en’am-14 8)

Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da müptela kılıyoruz. Ve sonunda bize döndürüleceksiniz. ( Enbiya -46)

Kim iyi iş yaparsa yararı kendisinedir. Ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir. (fussilet-46)

Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız kim dünya ekini istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz.fakat onun ahirette bir nasibi olmaz…(Şura-20)

Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır. (bunları yaratmıştır.)ki kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırsın güzel davrananlarıda güzellikle mükafatlandırsın (Necm-31)

Biz ona yolu gösterdik: Ya şükredici veya nankör olur (insan-3)

Kısa ve doğru yolu Allah gösterir. Ama o yoldan sapan da var Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi (Nahl-9)

İman ettikten,Rasulün hak olduğunu gördükten ve kendilerine açık deliller geldikden sonra inkar eden bir topluma Allah nasıl yol gösterir?Allah zalim toplumu doğru yola iletmez. (Al-i imran-86


[1] [1][1] Ulaşabildiğimiz mealler ayete şu anlamı vermişlerdir: “Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.”

Bu meal, hem Arapça dil kurallarına, hem de Kur’an’ın bütünlüğüne aykırıdır. Allah dilediğini yola getirecek ve dilediğini saptıracaksa neden elçi göndersin? Bu durumda elçinin, o toplumun dili ile açıklama yapmasının ne anlamı olur? Böyle anlamsız bir iş Allah’a yakıştırılabilir mi?

Çelişkiler, “يَشَاء = ister” fiilinin faili olan “o” zamirini, Arap dili kurallarına aykırı olarak, Allah lafzını gösterir saymaktan kaynaklanmıştır. Halbuki zamir, yanı başında bulunan “مَن = kim’i gösterir. Uzağı göstermesi için karine gerekir. Burada böyle bir karine yoktur. Ayetin doğru anlamı şöyledir: “… Bundan sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir…”

 

Yazı kategorisi: TEVHID | Yorum Yok »