KİZİROĞLU – Niyet ettim İslam`a……..

Dinimizi doğru ögrenelim, Hiristiyanların düştüğü hatalara düşmeyelim..

Yazan: kiziroglu 6 Haziran 2007

Dinimizin bir kitabı, bir de peygamberi vardır. Kitab’ını korumayı Allah üstlenmiştir. O, şöyle buyurur:

9-O Zikri (Kurân’ı) biz indirdik. Ne olursa olsun onu koruyacak olan da biziz.”

 (Hicr 15/9)

Peygamber Kur’ân’a uymak ve onu tebliğ etmekle görevlidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

203-“Onlara bir ayet getirmediğin zaman “bir yerden derleseydin ya?” derler. De ki : “Rabbim tarafından bana ne vahyedilirse ben ona uyarım, işte bütünüyle bu Kur’ân, Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözünü açacak beyanlardır), iman eden bir kavim için hidayettir, rahmettir.” (A’raf 7/203)

Peygamberimiz, Kur’ân’a uymak zorunda olduğu için onun söz ve uygulamalarını aktaran Sünnetini, Kur’ân ışığında değerlendirmek gerekir. Bu yol, uydurma veya yanlış rivayetlerden korunmayı sağlar.  

Akaid, fıkıh, kelam ve sair konularda oluşmuş mezhepler ve her mezhebe ait kitaplar vardır. Bunları da Kitap ve Sünnet ışığında değerlendirerek yanlış görüş ve yorumlardan korunmak gerekir.

Bu bölümleri inceleyenler, dini kitaplarda yer alan yanlış görüşlerin eskiye dayandığını göreceklerdir. Bunun böyle olacağını Kur’ân haber vermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

30-“O gün Elçi diyecek ki, “Ya Rabbi, be­nim kavmim bu Kur’ân’ı kendi­lerinden uzak tuttu­lar.” (Furkan 25/30)

İbn Abbâs’ın bildirdiğine göre bir gün Peygamberimiz şöyle bir konuşma yaptı: “Sizler yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak toplanacaksınız. Tıpkı âyette, İlkin yaratmaya nasıl başladıysak öylece yeniden yaratacağız. Bu bizim verdiğimiz sözdür; onu yerine getireceğiz. (Enbiya 21/104) dendiği gibi. Kıyâmet günü ilk giyindirilecek olan İbrahim’dir. Ashabımdan bir grup sol tarafa alınacak, ben “Ashabım! Ashabım!” diyeceğim. Allah Teâlâ diyecek ki; “Bunlar, senin ayrılmandan sonra sürekli geriye gittiler.” Ben de salih kul İsa’nın dediği gibi diyeceğim: “ … İçlerinde bulunduğum sü­rece onları görüyordum. Beni vefat ettirince gö­ren yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin. Eğer azab edersen, onlar senin kullarındır. Bağışlarsan şüphesiz sen güçlüsün, doğruyu yaparsın.” (Mâide 5/117-118) (Buhari, Enbiya, 8)

Dini menfaatlerine alet edenler eksik olmaz. Siyasi, sosyal, maddi vs. her ne suretle olursa olsun, dini menfaatlerine alet edenler, dine zarar verirler. Bunlar eğer ilim sahibi ve etkili kimselerden olurlarsa zararları büyük ve kalıcı olur. Kimin ne niyette olduğu bilinemediğinden, ihtiyatı elden bırakmamak, din adına ortaya konmuş görüş ve uygulamalara şüpheci bir tavırla yaklaşmak gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

36-“Kim Rahman’ın Zikri’ni (Kur’ân’ı) bulanık görürse başına bir şeytan sararız. O onun arka­daşı olur.

37- Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yolda olduklarını hesap ederler.” (Zuhruf 43/36-37)

Ayetteki ( يعش) = ya’şu, (ذكرالرحمن) = zikr’ur-Rahman ve (نقيض) = nukayyid kelimeleri önemlidir. (يعش) aşâ, kökünden, gözün dumanlı olması, iyi görememesi veya kör olması anlamınadır[1]. (ذكرالرحمن), Rahmân’ın Zikri demektir. Zikir, kafaya yerleştirilip kullanıma hazır tutulan bilgidir.

Onu akla ve dile getirmeye de zikir denir[2]. Kafalara yerleşip kullanıma hazır tutulacak asıl bilgi Allah’ın Kitabında olandır. Bu sebeple İlâhî kitapların ortak adı Zikir’dir[3]. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Bilin ki, kalplerin yatışıp rahatlaması Allah’ın zikri ile olur.” (Ra’d 13/28)

Kendini ve çevresini dikkatle gözlemleyenler, Allah’ın Kitabındakine benzer bilgilere ulaşırlar. Çünkü gözlemlenen o şeyler de birer âyettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

53-“Biz onlara âyetlerimizi, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde göstereceğiz; sonunda onun gerçek olduğu onlar açısından iyice anlaşılacaktır. (Fussilet 41/53)

Bu bilgiler fıtrata, yani yaratılış, değişim ve gelişim kanunlarına tam uyduğu için kişiyi rahatlatır ve tatmine ulaştırır. İşte Allah’ın dini budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

30- “Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın fıtratına çevir. O, insanları ona göre yaratmış­tır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama in­sanların çoğu bunu bilmez­ler.” (Rum 30/30)

Şimdi yine Zuhruf 36-37 ayetlerine dönelim :( قيض): (نقيض = kayd) kökündendir. Kayd, yumurtayı saran dış kabuktur[4]. Ayette geçen; (نقيض له شيطانا = nukayyid lehû şeytânen) ifadesi, “şeytanın onu, yumurta kabuğu gibi sarmasına fırsat veririz” demek olur.

Doğru yol, şeytanın çalışma sahasıdır. İblis, Allah’tan Kıyâmete kadar yaşama izni alınca şöyle demişti: “… And olsun, insanlar için senin doğru yolunun üstünde oturacağım. Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağla­rından, sollarından sokulacağım. Göreceksin, çoğu sana teşekkür etmeyecektir.” (A’raf 7/16-17) Allah da şöyle demişti:

 “Çık oradan; yerilmiş ve kovulmuş olarak. Hele onlardan biri sana uysun, sizin hepinizi Cehenneme dolduracağım.”  (A’raf 7/18)

Şeytan insandan ve cinden olur[5]. Cinden olanını kovmak için Allah’a sığınmak yeterli olur. Ama insan şeytanı ile mücadele zordur. En zoru da dini söylemle karşımıza çıkanlardır. İlahi dinleri bozanların tamamı, bu işi, dindar gözükerek yapmışlardır.

Şimdi âyeti tekrar okuyalım: “Kim Rahman’ın Zikri’ni (Kur’ân’ı) bulanık görürse başına bir şeytan sararız. O onun arka­daşı olur. Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yolda olduklarını hesap ederler.” (Zuhruf 43/36-37)

Sahabe döneminde, bilinen dünyanın büyük bir bölümü müslümanların hakimiyetine girince yönetimi ve gelirleri paylaşmada ihtilaf çıktı. Üzücü olaylar ve günümüze kadar süren derin ayrılıklar oldu. Peygamberimize yakın kişilerden Ömer, Osman ve Ali (ra), halife iken, torunu Hüseyin de daha sonra, Kerbelâ’da şehit edildi. Cemel ve Sıffin savaşlarında yetmiş bin kadar müslüman birbirini öldürdü. Herkes haklılığına Kur’ân’dan delil getirme ihtiyacı içindeydi. Bu ortamda ilim, siyasetin emrine girdi. Bir taraf, sahabenin önemli bir bölümünü kafirlikle suçlarken diğer taraf onları bir şekilde masum saydı. İslamı anlama ve yayma işi, yeni müslüman olmuş kimselere kaldı. Mevâlî diye adlandırılan bu kişilerin çoğu Arap değildi.

Bu ayrışmada inançla ilgili mezhepler oluştu. Arkasından diğer mezhepler geldi. Sonra yapı kemikleşti. Kur’ân ve sünnetle meşgul olanlar hür olamadılar, mezheplerin görüşlerine uydular. Öncekilerin görüşleri, Kitap ve sünnete perde oldu ve yukarıdaki ayetin hükmü gerçekleşti. Yanlış yanlışı doğurdu. Müslümanların hayatı hurafeye boğuldu. Sonunda müslümanlar hem Kur’ân ayetlerine, hem de birer kevnî âyet olan, vücudumuzda ve dış dünyadaki âyetlere ilgisiz kaldılar. Batılıların kevnî âyetleri okumasına kadar birçok şey fark edilemedi. Ne zaman ki onlar kevnî âyetleri okumaya başladılar, o zaman İslam dünyasının durumu ortaya çıktı. Allah’ın hiçbir âyetini okumayan Müslümanlar, kevnî âyetlerini okuyan Batılılar karşısında şaşkın ve perişan duruma düştüler.

Kevnî âyetleri okumak; insanı, toplumu, toprağı, havayı, suyu, hayvanları, bitkileri ve gökyüzünü araştırıp incelemek ve oralardan bilgi edinmek demektir. Batılılar bu bilgilerle çok şey başardılar ve başarmaya devam ediyorlar.

Peygamberimizin yetiştirdiği bir avuç müslümanın gittiği yerlerin hakim rengi hâlâ İslamdır. Fas’tan Doğu Türkistan’ın en doğusuna kadar bu böyledir. Sözünü ettiğimiz karışıklıklardan sonra değişen anlayışla gidilen İspanya’da ve Osmanlı’nın dört asır kaldığı Batı Trakya’da ise durum farklı oldu. Batı Trakya’ya İslam yerine müslüman aileler götürüldü. Dört asır sonra bu aileler geri dönmek zorunda kaldılar. Çünkü Kur’ân dışı engellerle sarılı İslam dünyasında ufuklar daralmış; İslam, insanlığa sunulan din olarak değil, hakimiyetin bir unsuru olarak görülmeye başlanmıştı. Bu şartlar altında müslümanlar kendilerine yol gösteremiyorlardı ki başkalarına göstersinler.

Sitemizin ilgili bölümlerini okuyanlar, İslam’ın ilk hali ile bugünkü hali arasındaki farkı göreceklerdir. Ama önce Hıristiyanların başına gelenleri okumak gerekir. Çünkü onları tenkit, müslümanları tenkitten kolaydır.


[1] Mütercim Asım, Kamus Tercümesi (Firuzâbâdî’nin), Bahriye Matbaası, 1305.

[2] Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, (Tahkik: Safvan Adnan Dâvûdî), Dımışk ve Beyrut, 1412/1992, كر ذ  mad.

[3] Bkz. Al-i İmran, 3/58, A’raf 7/63, Hicr, 15/6,9; Nahl, 16/44, Enbiya, 21/2,50,105; Furkân, 25/18, Yasin, 36/11, Sad,38/8, Kamer, 54/25. 

[4] Ragıb el-İsfahânî, Müfredât,قيض   mad.

[5] Bkz. En’am 6/112 ve Nas 114/6.

A- Bugünkü Hıristiyanlık

 Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:

 Sizden öncekilerin izlerini, kuşkusuz karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar, siz de  gireceksiniz.

Dedik ki; Yahûdi  ve Hıristiyanlar mı?

-Ya kim olabilir? dedi.” (Buhari, İ’tisam bi’s-Sünne, 14)

Hıristiyanlıkta şirk en büyük günahtır. “Birinci buyruk şirki yasaklar. Allah’tan başka tanrılara inanılmamasını, Tek olandan başka ilahlara saygı gösterilmemesini ister[1].” İsa şöyle demiştir: “Tanrın olan Rabb’e tap, yalnız ona kulluk et.” (İncil/Luka 4:5- 8)

Havariler zamanında İsa, gerçek anlamda insan sayılırdı[2]. Zaten elimizdeki İncil’lerin hiçbirinde onun tanrılığından bahsedilmez. Bunun yolunu açan Pavlus’tur. Milattan sonra 10 yılında doğduğu kabul edilen[3] Pavlus, İsa aleyhisselam ile çağdaş olmasına rağmen, Tarsus’ta yaşadığı için onu görememişti. Azılı bir Hıristiyan düşmanı iken İsa’nın ölümünden kısa bir süre sonra Hıristiyan olduğunu açıkladı. Havarilerin hayatta olmasına ve bütün engellemelere rağmen o, Şam yolunda ansızın gökten parlayan bir nurun çevresini sardığına, İsa’nın ona seslendiğine[4], sonra İsa’ya inandığına ve vaftiz edildiğine[5] insanları inandırabildi. İsa’nın Elçisi olduğunu da kabul ettirerek kendi sözlerini İncil’e sokmayı başardı. Bugünkü İncil’in önemli bir bölümü Pavlus’un mektuplarından oluşur.

Pavlus, Allah’ın dışında tanrıların varlığını kabul etti ve bunlar arasında İsa’yı, kendilerinin tek Rabbi saydı. Onun, bugünkü İncil’de yer alan ifadeleri şöyledir:

“Yerde ya da gökte ilah diye adlandırılanlar varsa da - nitekim birçok ilahlar ve rabler vardır - bizim için tek bir Tanrı Baba vardır. O her şeyin kaynağıdır ve biz O’nun için yaşıyoruz. Tek bir Rab var, O da İsa Mesih’tir. Her şey O’nun aracılığıyla yaratıldı, biz de O’nun aracılığıyla yaşıyoruz[6].”

Pavlus  Rab kelimesini ustaca kullanmıştır. Rab sahip demektir. Araplar kö­lenin sahi­bine rab derler.  Biz de efendi deriz. Yusuf aleyhisselam, köle olarak Mısır’ın bir devlet yetkilisine satılmış, o yetkilinin karısı Züleyhâ ona aşık olmuş ve beraber olmak istemişti. İlgili ayet şöyledir: 

“Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapı­ları sıkı sıkı kapadı ve “gelsene” dedi. Yusuf: “Günah işlemek­ten Allah’a sığınırım, doğrusu senin kocan benim rabbimdir; bana iyi bakmıştır. Zalimler iflah olmazlar.” dedi.”  (Yusuf 12/23)

Rab kelimesi daha çok Allah için kullanılır. Allah’tan başkasına köle olmayı reddedenler, bir başka­sına rab demeyi kabul etmezler. Köle ile sahibi arasındaki ilişki zoraki ilişkidir. Köle, ilk fırsatta hürriyetine kavuşmak ister. Kul ile Allah arasındaki ilişki gönüllü ilişkidir. Yanlışlar peşinde koşanlar, böyle iki anlama gelen kelimeler seçerler ki kendilerini kolay savunsunlar. Bir Hıristiyan, İsa’yı Rab kabul ederse aradaki ilişkiyi gönüllü ilişki haline getireceğinden onu ilah makamına oturtması kolay olur. Pavlus’un bu tavrı İsa’yı tanrılaştırma sürecinin ilk basamağını oluşturmuştur.

Pavlus  kendini, İsa Mesih’in kulu ve elçisi sayarak şöyle dedi:

İsa Mesih’in kulu, Tanrı’nın müjdesini yaymak için seçilip elçi olmaya çağrılan ben Pavlus’tan selam! Tanrı, öz Oğlu Rabbimiz İsa Mesih’le ilgili olan bu müjdeyi peygamberleri aracılığıyla Kutsal Yazılarda önceden vaat etti. Bedence Davûd’un soyundan doğan Rabbimiz İsa Mesih’in, kendi kutsal ruhu sayesinde ölümden dirilişiyle Tanrı’nın Oğlu olduğu kudretle ilan edildi. Her ulustan insanların iman edip söz dinlemesini sağlamak için Mesih’in aracılığıyla ve O’nun adı uğruna Tanrı’nın lütfuna ve elçilik görevine sahip olduk[7]”.Söylediğiniz ve yaptığınız her şeyi Rab İsa’nın adıyla, O’nun aracılığıyla Baba Tanrı ‘ya şükrederek yapın[8].”

Pavlus, daha ileri giderek şu sözüyle Mesih İsa’yı Allah’a eşit gibi gösterdi: Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu halde, Tanrı’ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı[9].”

Pavlus’un yolundan giden Hıristiyanlar, 325’te Ökümenik İznik konsilinde İsa’nın yaratılmış olmadığına, Baba’dan doğduğuna ve onunla aynı özden olduğuna karar verdiler[10]. 451’de toplanan dördüncü Ökümenik Kadıköy konsilinde ise onun gerçek tanrı olduğu şöyle ilan edildi:

“Rabbimiz Mesih İsa’nın mükemmel Tanrılığa ve mükemmel insanlığa sahip, gerçek Tanrı ve gerçek insan olduğunu, akıllı bir ruhtan ve bedenden oluştuğunu, Tanrılık açısından Baba ile, insanlık açısından da bizimle aynı özde olduğunu, günah dışında hepimize her şeyde benzer olduğunu, Tanrılık açısından yüzyıllar öncesinden Baba’dan doğduğunu, insanlık açısından bizim esenliğimiz için bakire Meryem’den doğduğunu oybirliği ile kabul ettiğimizi resmen beyan ederiz[11].”

Bugünkü Hıristiyanlar, şirki iyice özümsedikleri için Pavlus  öncesi Hıristiyanlığı kabule yanaşmazlar. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

72-“Allah Meryem’in oğlu Mesih’tir” diyenler tam kâfir oldular. Oysa Mesih şöyle demiştir: “Ey İsrail oğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kul olun. Şurası bir gerçek ki; kim Allah’a şirk koşarsa Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir. Zalimlerin yardımcıları da olmaz”. (Mâide 5/72)


[1] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Çev. Dominik Pamir, İstanbul 2000, par. 2112. Bu eser Papa 14. Lui’nin emriyle (bugünkü Papa) Kardinal Joseph Ratzinger başkanlığında kurulan 12 kişilik heyetin altı yıllık çalışmasının ürünüdr. Kilise tarafından kabul edilmiş öğretileri içerir. Kardinal Joseph Ratzinger, Katolik Kilisesi’nin bugünkü Papa’sıdır.

[2] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri,  par. 465.

[3] Şinasi Gündüz, Pavlus Hıristiyanlığın Mimarı, Ankara 2004, s. 32.

[4] İncil / Elçilerin İşleri 9/3-6.

[5] İncil / Elçilerin İşleri 9/18 vd.

[6] İncil / Pavlus’un Korintililere 1. Mektubu 8:5-6.

[7] İncil / Pavlus’un Romalılara Mektubu 1: 1-6.

[8] İncil /  Pavlus’un Koloselilere Mektubu 3:17.

[9] İncil / Pavlus’un Filipililere Mektubu 2:6.

[10] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri,  par. 465.

[11] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri,  par. 467.

B- Bugünkü Müslümanlar

Sahabe döneminde başlayıp devam eden karmaşa içinde oluşan mezheplerin ihmali yüzünden şirke kapı aralandı. Allah’ın asla affetmeyeceği günah şirk olduğu halde akâidin konusu olarak ele alınıp incelenmedi. Allah’tan başkasına ibadet üzerinde durulmadı. Kur’ân’ın birçok âye­ti, Allah’tan başka­sına dua edip yardım beklemeyi müşriklerin en belirgin özelliklerinden saydığı halde akâidin konuları arasına ne dua girdi ne de istiâne.

Herkes Allah’ı var ve bir bildiği için hiçbir peygamber Allah’ın varlığını ispatla meşgul olmamış, bütün gayretini Allah’tan başka ilah olmadığı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Akâid kitaplarında bunun tam tersi yapıldı, Allah’ın varlığını ve birliğini ispat yani “İspât-ı Vâcib” ana konular arasına girdi. Sonunda “lâilahe illallah, yani Allah’tan başka ilah yoktur” inancı, “vücut ve vahdaniyetyani Allah’ı var ve bir bilme inancına dönüştü. Yeryüzünde Allah’ı var ve bir bilmeyen kimse olmadığı için kafirleri tanıma ve İslam’ın farkını gösterme konusunda zihin karışıklığı ortaya çıktı.

Müşrik, Allah’ı var ve bir bilir ama onu, yeryüzü krallarına benzetir ve kendinden uzak sa­yar. Krala, bir yakını aracılığı ile ulaşıldığı için Allah’a yakın bildiği birini aracı koyar. Hıristiyanların İsa’yı Allah’ın oğlu, Mekkeli müşriklerin putlarını Al­lahh’ın kızları[1], büyüklerinin ruhlarından yardım umanların da onları, Allah’ın dostu say­maları bundandır.

Allah Teâlâ, bugünkü Hıristiyanlar hakkında şöyle buyurur: “Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler tam kafir oldular. Oysa Tek Tanrı’dan başka tanrı yoktur. Eğer bu dediklerinden vazgeçmezlerse, onlardan kafir olanları, elem verici bir azap elbette çarpacaktır.” (Mâide 5/72-73) Oysa onlara göre Allah birdir; ondan başka Tanrı yoktur[2]. O, gerçeğin kendisidir. Yeri ve göğü tek başına yaratmıştır. Yaratılış düzenini ayarlayan ve dünyayı yöneten odur[3]. O insanlara yakındır[4] ve her şeyi bilir[5]. O her zaman vardır[6], varlığının başı ve sonu yoktur. Her şey varlığını ona borçludur. Sahip olduğumuz her şey ondan gelmektedir[7].O, kendiliğinden var olandır[8]. Allah’ın Baba olarak adlandırılması, her şeyin başlangıcı ve aşkın otorite sahibi olmasından ve tüm çocuklarının üstüne titreyen sevgi dolu iyiliğinden dolayıdır. Allah ne erkektir, ne kadın; Allah, Allah’tır[9]. 

Böyle demelerine rağmen onların kâfir sayılmalarının sebebi, Allah ile aralarına, Allah’a ait özellikler verdikleri İsa’yı ve Kutsal Ruh’u koymalarıdır. Hıristiyanlar şöyle derler: “İsa, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır[10]. Kendisi aracılığı ile Allah’a yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter[11].”

Kutsal Ruh ile ilgili olarak Pavlus’un Romalılara mektubunda şu ifadeler yer alır: “Kutsal Ruh, bizim zayıflığımıza yardım eder, çünkü nasıl dua etmemiz gerektiğini bilmiyoruz; ama Ruh’un kendisi sözle anlatılama­yan iniltilerle bizim için şefaat eder. İnsanların yüreklerini araştıran Allah, Ruh’un düşüncesinin ne olduğunu bilir. Çünkü Ruh, Allah’ın isteğine göre kutsallar için şefaat eder[12].

Kur’ân, Mekkeli müşriklerin putları hakkında şöyle dediklerini bildirir:

3-Dikkat et, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: “Onlara kul olmamız, başka değil sadece bizi Allah’a iyice yaklaş­tırsınlar diyedir derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola iletmez. (Zümer 39/3)

Onlar, ilahlarının Allah’ın yanında kendilerine şefaatçi olacaklarına da inanırlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

18-“Onlar, Allah’tan önce öyle şeye kul olurlar ki, onlara ne faydası olur ne de zararı. Derler ki, ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.’ De ki: “Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz?” Allah, onların şirkinden uzaktır ve yücedir.” (Yunus 10/18)

Hıristiyanların ve Mekkeli müşriklerin Allah’ı var ve bir kabul etmedikleri söylenebilir mi? Bunun doğurduğu zihin karışıklığı içinde Kur’ân tefsirleri de şirkle ilgili âyetleri anlaşılmaz hale getirmiş ve hurafelere zemin hazırlamışlardır.

Mesela Kur’ân’da hem ibadet, hem de dua kelimeleri geçer. İbadet, kulluk etmek; dua, çağrıda bulunmak ve yardım istemektir. Tefsir ve meallerin çoğu, duaya “İbadet” anlamı vererek asıl anlamın kaybolmasına yol açmıştır. İbadet, yapılan duanın kabulüne yönelik olacağı için bu iki kelime arasında sıkı bağ vardır. Peygamberimiz; “Dua İbadetin iliği­dir, özü­dür[13]” buyurmuştur. Ama dua, İbadet diye tercüme edilince, birini olağan dışı yollarla yardıma çağırmanın İbadet olduğu anlamı kaybolmaktadır. Ahkaf Suresinin 4, 5 ve 6. âyetlerini örnek vererek, duaya İbadet anlamı vermenin, âyetleri nereye taşıdığını görelim:

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yer­yüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimselerseniz.

Allah’ın yakınından Kıyâmet gününe kadar kendi­sine cevap vere­meyecek kimseleri çağı­randan daha sapık kimdir? Oy­saki bunlar on­ların çağrısın­ın farkında değillerdir.

İnsanlar, ahirette bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak ve onların kulluğunu kabul etmeyeceklerdir.” (Ahkaf 46/4, 5,6)

Duâya İbadet anlamı verilince yeni anlam kaymaları kaçınılmaz olmuştur. Hata, hatayı doğurmuş ve ayetlerin asıl anlamı kaybolmuştur[14]. Bu farkı, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayımlanan ve Türkiye’de en yaygın olan mealden görebiliriz:

“De ki: Söylesenize, Allah’ı bırakıp taptığı­nız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar, göster­senize bana! Yoksa onların göklere ortaklık­ları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.

Allah’ı bırakıp da Kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapan­dan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.

İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (müşrikler) onlara (tapındıklarına) düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkar ederler. (Ahkaf 46/4,5,6)” [15]

“Dua” yerine İbadet, “kimseler” yerine şeyler denmiş, “şeyler” de “putlar” diye açıklanmış ve âyetin anlamı tamamen değişmiştir. “Putlara tapan” nerde, “Kıyâmet gününe kadar kendine cevap veremeyecek kimseleri yardıma çağıran” nerde! Âyetlere bu anlamı verebilmek için beş ciddi hatayı yapmak kaçınılmaz olmuştur.

Bu hatalar şunlardır:

a- Duaya İbadet anlamı veril­mesi

b- “Men“ kelimesine “mâ” anlamı verilmesi

Arapça’da “men“ kimse veya kimseler anlamına gelir ve akıllı varlıklar için kullanılır[16]. “Mâ” ise şey veya şeyler demektir. Ahkâf 5. âyette üç kere “men” kelimesi geç­er. Dua’ya İbadet anlamı verenler, onlardan ikisine “men” üçüncüsüne de “mâ” anlamı vermek zorunda kalmışlardır.

c- “Hum  هم zamirine “hiye هي anlamı verilmesi

Bunlar” diye tercüme edilen hum, Arapça’da akıllı erkek varlıkları gösterir. Kur’ân’da kadınları da kapsamına alır. Ama “Men”e “şeyler” anlamı verildiği için hum zamirine de ya “men“in lafzını gösteren “huve” ya da manasını gösteren “hiye” anlamını vermek kaçınılmaz olmuştur. Bu, önemli bir hatadır.

d- Cem’i müzekker salime yanlış anlam verilmesi

Habersizdirler” diye tercüme edilen “gâfilûn kelimesi cem’i müzekker salimdir; akıllı erkekler için kullanılır. Kur’ân’da kadınları da kapsar. “Men”e “şeyler” anlamı verilmesi bu anlamı da yok etmiştir. 

e- Putlar cansız varlıklardır.

Ahirette yeniden dirilecek ve kendilerini yardıma çağıranlarla konuşacak olanlar ise insanlardır. Dolayısıyla “Kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeyler…” sözü yanlıştır. Sonuç olarak bu âyet, savunulması imkansız hatalarla dolu olarak tercüme edilmiştir. Bir çok Arapça tefsirde de durum aynıdır[17]. Onlar da bu âyetleri doğru anlamayı imkansız hale getirmişlerdir.

Tefsir ve meallerdeki bu gibi hatalar, türbe ziyareti ile ilgili şu inanca yol açmıştır: “Allah bu sevgili kullarına bazı yetkiler, imkanlar, özellikler bahşetmiştir, bunlar şefaatçilerimizdir, bizler günahkar ol­duğumuz için doğrudan Allah’tan istemeye yüzümüz yok, belki bunlar sayesinde Allah dileklerimizi kabul eder.[18]

Bu gibi yanlışlar sebebiyle, ölmüş bir din büyüğünü Allah’ın yakın dostu sayma, ona hayali yetkiler verip Allah’a onun aracılığı ile ulaşma hastalığı müslümanlara da bulaşmıştır.


[1] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Camiul-beyân fî tefsîril-Kur’ân (Taberi Tefsiri), Beyrut 1412/1992, c. 11, s