“Dar” Meselesi
Yazan: kiziroglu 7 Kasım 2007
‘DÂR’ MESELESİ
Tevhidi yola talip olan ve bu yolda mücadele vermek isteyen müslümanların, tevhidi çizginin hangi noktasında bulunduklarını bilmeleri için öncelikle bulundukları konumu Rabbani esaslara göre tespit etmeleri gerekmektedir. Çünkü her konumun kendisine özgü bir fıkhı bulunmaktadır. Yanlış konum tespiti, uygulanmaması gereken fıkhı önereceğinden, konum tespiti bu açıdan önemli ve ciddi bir meselemizdir.
Bu meselede dar’ul İslam ve dar’ul harp olmak üzere iki görüş yaygınlaşmıştır. Yaygınlaşan bu iki görüşü savunanlar birbirlerine cephe almakta ve tartışmalar değişik vadilerde sürmektedir. Fakat ne yazık ki her iki taraf savunduğu kavramı bilinçli bir şekilde savunmaktan uzaktır. Mesela dar’ul harp görüşünde olanlara; “Neden dar’ul harp?” şeklinde bir soru yöneltsek, bu kardeşlerimizden büyük çoğunluğu; “İslam hukuku yürürlükte olmadığı için dar’ul İslam değildir. Dar’ul İslam olmadığı için dar’ul harptir.” diyeceklerdir. Çünkü başka bir seçenekleri yoktur.
Gri kavramını bilmeyen bir topluma, gri renkte bir tabela göstererek; “Bu beyaz mıdır, yoksa siyah mıdır?” sorusu yöneltilirse, dar’ul harp ve dar’ul İslam meselesinde olduğu gibi iki ayrı gruplaşma olacaktır. Bir kısmı “Siyah olmadığı için beyazdır” derken, bir kısmı da “Beyaz olmadığı için siyahtır” diyeceklerdir.
‘Dâr’ meselesindeki ihtilafların bir nedeni, müslümanların dâr’ul İslam ve dâr’ul harp kavramlarıyla karşı karşıya getirilmeleri ve bu iki kavramdan birini seçmeye şartlandırılmalarıdır. Bu iki kavramdan birini seçmeye zorlanan kimselerin bir kısmı “Dâr’ul islam olmadığı için dar’ul harptir” derken, diğer kısmı da “Dâr’ul harp olmadığı için dar’ul İslam’dır” demektedirler. Bu durumun müsebbibleri ise bir tarafta şeytan ve dostları, diğer tarafta hazır bilgilerle yetinen, çalışmaktan ve araştırmaktan kaçınan alimlerdir.
Bu alimler herhangi bir ‘Dâr’ kavramını savunacakları zaman, kendilerine bu kavramın getirdiği fıkıh sorulacağından, dâr’ul İslam veya dâr’ul harp demekteler ve kütüphane raflarında hazır bulunan dar’ul İslam ve dâr’ul harp fıkhını yorulmadan ve yorumlamadan söylemektedirler. Nitekim bu kimseler tarafından dâr’ul harp fıkhı ile yüzyüze getirilen birçok müslüman, bu fıkhı yürürlüğe koyma noktasında çeşitli problem ve çelişkilerle karşılaşmışlardır.
Dâr’ul harp fıkhının getirdiği zorluk, problem ve çelişkilerden kaçınmak için, sebeb ve illetini göz önüne getirmedikleri bazı içtihatlara sığınarak dâr’ul islam görüşünü savunanlar ise kendilerini pasif ize eden bir sapıklığa düşmüşlerdir. Allah’ın düşmanlarını dost kabul etme zilletine düşen bu insanlar, dâr’ul islam kabul ettikleri beldelerde genellikle ıslahatçı metodu benimsemişler ve İslam düşmanı olan tağutu, bazı İslami motiflerle güzelleştirmeye çalışmışlardır.
Halbuki ‘Dâr’ kelimesi, yer veya toprak parçası anlamına geldiği için “Dâr’ul İslam” İslam’ın hakim olduğu yer demektir. Bulundukları ülkeye dâr’ul İslam diyen sapıklara, İslam’ın hangi yere hakim olduğunu sormak isteriz!
Bu ülkelerde İslam’ın hakim olduğu ve tağuti müdahaleden uzak olan bir metrekare yer var mıdır?
Camilerde İslam mı hakimdir, yoksa tağut mu?
Kıblemiz olan Kabe-i Muazzama, kimlerin tahakkümü altındadır?
Tapusuna sahip olduğunuz evleriniz sizin mi? Bu evlerinizi halka açık bir namazgâh ve İslam’ın açıkça anlatıldığı bir mescid haline getirebilir misiniz?
Tağuta bağlı Bel’amlar tarafından savunulan dâr’ul İslam görüşünü daha fazla ciddiye almamıza ve eleştirmemize gerek yoktur. Çünkü bunların açık bir sapıklıkta olduğu aşikârdır. Bu görüşü savunanlardan ziyade dâr’ul harp görüşünü savunan samimi kardeşlerimizi değerlendirmemiz gerekir.
Tağutun mahiyetini bilen ve tağuta bağlı Bel’amlar vasıtasıyla savunulan dar’ul İslam görüşüne haklı olarak karşı çıkan bu kardeşlerimiz gerçekten samimidirler. Ne var ki hak olan bir görüşü zamansız ve mekânsız gündeme getirme noktasında yanılgıya düşmüşlerdir. Yanılgının biz insanlara özgü olduğunu idrak ederek bu kardeşlerimize hüsnü zanla yaklaşıyor ve bu meselemizi ciddi bir şekilde tekrar değerlendirmelerini istirham ediyoruz. Tabi ki bu dileğimiz, dar’ul İslam görüşünü bilmeyerek savunan kimselere de yöneliktir.
Dâr’ul harp görüşünü savunan bazı kardeşlerimiz:
“Müslümanlar için en güzel örnek Resulullah (s.a.v.) ve onun takip ettiği metoddur. Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) Mekke ve Medine olmak üzere iki ayrı dönem yaşamıştır. Mezhep imamlarına göre Mekke dönemi dar’ul harptir. Değişik bölgelerdeki müslümanlar Mekke dönemine benzer bir ortamda bulunduklarına göre bu müslümanların konumu da dâr’ul harptir.” demektedirler.
Elbetteki müslümanlar için en güzel örnek Resulullah (s.a.v.)’dir. Mezhep imamları tarafından Mekke dönemine dâr’ul harp, dâr’ul küfr veya dâr’ul şirk denilmektedir. Bu konuda kavram tartışmasına girmek abestir. Çünkü meselenin rahatsızlık veren tarafı hangi kavramın kabul edileceği değil, bu kavramların getirdiği fıkıhtır. Mekke dönemine dâr’ul harp diyen müctehidlerin, dâr’ul harp fıkhının Mekke dönemini dikkate alarak hazırlamaları gerekirdi. Oysa bilinmektedir ki dar’ul harp fıkhı, Kur’an’ı Kerimin Medeni sureleri ve Resulullah (s.a.v.)’ in bu dönemdeki sünnetiyle kesinlik kazanmaktadır. Yine bilinmektedir ki dâr’ul harp fıkhı Mekke dönemi müslümanlarınca yaşanmamıştır.
Bu konuda Ebubekir (r.a.)’ın müşriklerle bahse girme olayı delil olarak öne sürülmektedir. Bilindiği gibi Ehl-i Kitap olan Rumlar, o dönemde Mecusi olan İranlılara yenilince müslümanlar üzülmüş, Mekke’li müşrikler ise sevinmişlerdir. Bu olay üzerine nazil olan Rum suresinin ilk ayetlerinde, Rumların bir süre sonra tekrar galip gelecekleri beyan edilmektedir. Bu ayetlerle karşılaşan müşrikler, bu ayetlere inanmaz ve Ebubekir (r.a.) ile bahse girmek isterler. Ebubekir (r.a.) durumu Resulullah (s.a.v.)’e bildirir ve onun izniyle, Rumların tekrar galip geleceklerine dair müşriklerle bahse girişir. İşte bu olaydan hareket eden bazı hanefi fakihler, bu olayı örnek göstererek dar’ul harpte bulunan müslümanların kazanacaklarından emin olma şartıyla harbilerle mal ve para karşılığında bahse girmelerine cevaz vermişlerdir.
Halbuki bu olayı,
Olayın yaşandığı ortama göre değerlendirmemiz gerekir. Nazil olan her ayete yakinen iman eden Ebubekir (r.a.), müşriklerin teklif ettikleri bahsi kazanacağını elbetteki biliyordu. Şüphesiz kazanacağını bildiği bahis teklifi karşısında tereddüde düşmesi ve Resulullah (s.a.v.)’e müracaat etmesi, bahse girmenin müslümanlar arasında şüpheli görüldüğüne işarettir. Ebubekir (r.a.)’ın bahis karşısında tereddüte düşme nedenini anlamaya çalışırken, bahis teklifini kabul etmediği zaman Mekke müşriklerinin “Ebubekir inen ayetlerin doğru olduğuna kendisi de inanmıyor, inansaydı bahse girerdi.” diyeceklerini ve bahis teklifini diğer müslümanlara da götürerek, onların da inanmadıkları konusunda velvele yapacaklarını dikkate almamız gerekir.
Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) bahsi kabul etmesi için Ebubekir (r.a.)’a izin vermiştir. Netice olarak bahsi kazanan Ebubekir (r.a.)’ın yine Resulullah (s.a.v.)’e müracaat ederek “Bahsin karşılığı olan develeri alayım mı?” diye sorması, bahse girme nedeninin müşriklerin malını almak için olmadığını göstermektedir. Bu sırada Medine’de bulunan Resulullah (s.a.v.), bahis karşılığı olan develeri (safların ayrıldığı o dönemde bir harbi olan müşriklerde kalmaması için) almasını ve bu develeri fakirlere tasadduk etmesini buyurmuştur. Dikkat edilirse bahis karşılığı olan bu develer ne beyt-ül mal’e kabul edilmiş ve ne de Ebubekir (r.a.)’ın kullanmasına izin verilmiştir. Kaldı ki Resulullah (s.a.v.)’in bu olayda bahse ilişkin verdiği izin umuma değil, kişiye özeldir. Böyle bir izni umuma şamil kılmak ise fıkıh usulüne aykırıdır.
Bu gibi meseleler yeterince incelenirse, Medeni surelerle ve Resulullah (s.a.v.)’in bu dönemdeki sünnetiyle kesinlik kazanan dâr’ul harp fıkhının, Mekke dönemi müslümanlarınca yaşanmadığı müşahade edilecektir. Dâr’ul harp fıkhının yaşanmadığı böyle bir döneme dâr’ul harp demek ile İslam fıkhının yaşanmadığı bir döneme dâr’ul İslam demek arasında herhangi bir fark yoktur.
Dâr’ul harp görüşünü savunmalarına rağmen bazı Rabbani sebepleri ve maslahatları zikrederek “Bunlardan dolayı şu an için dar’ul harp fıkhını yaşayamıyoruz..” diyen kimselerin belirttikleri nedenler, Rabbani nedenlerdir. Onları bu konuda eleştirmiyor ancak şu hususun açıklığa kavuşmasını istiyoruz. Fıkhını yaşamadıkları veya şu an için yaşamamaları gereken bir kavramı nasıl sahipleniyorlar? Şayet dâr’ul harp fıkhına muhatap oldukları için dâr’ul harp diyorlarsa, bu ilmi bir yaklaşım değildir. Çünkü dâr’ul harp fıkhına muhatap olduğumuz gibi, dâr’ul İslam fıkhına da muhatabız. Dâr’ul İslam fıkhına muhatap olmamızla birlikte dâr’ul İslam fıkhını, yaşayamadığımız bir beldeye nasıl ki dâr’ul İslam diyemiyorsak; dâr’ul harp fıkhıyla muhatap olmamıza rağmen nefsani olmayan Rabbani nedenlerle bu fıkhı yaşayamadığımız beldeye de dâr’ul harp diyemeyiz.
Bu hususu daha açık anlayabilmemiz için muhatap olmakla, mükellef olmak arasındaki farkı belirtmemiz gerekir. Nitekim bu önemli farkı idrak etmeyen bazı kardeşlerimiz “Resulullah (s.a.v.) tevhidi mücadelenin belli bir dönemine kadar savaş ayetleriyle muhatap olmamıştır. Bizlerin ise durumu farklıdır. Çünkü Kur’an’ı Kerim’in tamamı elimizde ve bizler savaş ayetleriyle yükümlüyüz .” demektedirler.
Müslümanlar Kur’an’ı Kerim’de beyan edilen hükümlerin hepsiyle muhataptırlar. Ancak içinde bulundukları konum ve şartlara göre muhatap oldukları bazı hükümlerle mükellef değillerdir. Muhatap olmak ile mükellef olmak arasındaki bu farkı idrak etmemiz gerekir.
Mesela hac hükmüyle bütün müslümanlar muhataptır. Mükellefiyet ise gücü yeten müslümanlaradır. Bunun gibi Kur’an’ı Kerim’de tevhidi mücadeleyle ilgili olarak fertleri, cemaati veya devlet yapısına kavuşan müslümanları mükellef tutan hükümler vardır. Müslümanlar bu hükümlerin hepsiyle muhatap olmalarına rağmen hepsiyle mükellef değildirler. Bu hükümlere yaklaşım, Rabbani bir konum tesbitiyle olmalıdır.
Dâr meselesiyle ilgili olarak sadece geçmiş fıkıh kitaplarına bağımlı kalan bazı kimseler de, isteyerek veya istemeyerek çeşitli çıkmazlara girmektedirler. Bu fıkıh kitaplarında dar’ul İslam’ın tarifi yapılmakta ve bu konumun fıkhı verilmektedir. Dâr’ul İslam’a göre dar’ul harp olan yerler açıklanmakta ve farazi fıkıh olarak da, herhangi bir islam beldesi müstevliler tarafından istila edilirse o günün müslümanlarına kıyam emredilmekte ve dâr’ul harp fıkhı verilmektedir, işte farazi fıkhın uzandığı son nokta budur. Daha açık bir ifadeyle farazi fıkıh bu konuda günümüze uzanmamıştır.
Fıkıh kitaplarına mutlak bağımlı olan kimseler “İçtihat kapısı kapalı olduğuna göre yapılacak bir şey yok. Mevcut ictihadlardan en uygununu alıp, o ictihadla amel etmemiz gerekir..” demektedirler. Tabii ki bu yaklaşımın da ne gibi sonuçlar meydana getirdiği aşikârdır. Bu kimselerde evrensel olan yüce islam dinini belli mezhebi dairelere hapsetme temayülü bulunmaktadır. Oysaki din mezhebin içinde değil, mezhep dinin içindedir. Müslümanlar İslam dinini yaşayabilmek için mezhebi birçok görüş ve ictihadlara muhtaçtırlar. Ancak unutmamak gerekir ki, müslümanlar Kur’an ve Sünnet’e göre müslümandırlar. Evrensel olan bu dinin evrensel kaynağı Kur’an’ı Kerim’dir. İslam dinini beli bir mezhebi daire içerisine hapsederek mezhebi görüşlerin uzanmadığı bir meselede dine, dolayısıyla dinin evrensel kaynağı olan Kur’an’ı Kerim’e müdahale hakkı tanımamak zulümdür.
Kendilerine alim denilen bazı kimseler Kur’an’ı yanlış anlama olasılığını ileri sürerek, müslümanlar ile Kur’an’ı Kerim arasına aşılması mümkün olmayan engeller koymuşlardır. Bu müdahale, vebali çok büyük olan bir cürettir. Kur’an’ı Kerim alimlerin değil, bütün dünya müslümanlarının Kitab’ıdır. Müslüman Kitab’ını okuyacak, meal ve tefsirlerle anlamaya çalışacaktır. Alimlere düşen görev Kitab’ı müslümanların elinden almak değil, Kitap’taki bir hükmü yanlış veya eksik anlayan bir müslümanı uyararak düzeltmektir.
Tekrar ‘Dâr’ meselesine dönecek olursak, dâr’ul İslam olan herhangi bir bölge İslam düşmanı müstevliler tarafından istila edilir ve İslam fıkhı yürürlükten kaldırılırsa, o bölge kesinlikle dâr’ul harp olmakta ve o günün müslümanlarına kıyam emredilmektedir. Nitekim müctehid imamlar bu konumun fıkhını açık bir şekilde vermişledir.
Ancak açıklığa kavuşturmak istediğimiz bir husus vardır.,
Dâr’ul İslam olan bir belde müstevliler tarafından istila edildiği zaman, o belde dâr’ul harp olmakta ve ogünün müslümanları dâr’ul harp fıkhıyla yükümlü bulunmaktadırlar. Şayet bu dönemde saflar ayrılır ve mücadele başlarsa, bu mücadele bin yıl da sürse o belde dâr’ul harp konumunu muhafaza eder.
Ancak, böyle bir mücadele yaşanmamışsa,
İslami anlayışları tahrif edilmesine rağmen kendilerine müslüman denilen halk, kıyam eden Hizbullahileri yalnız bırakarak hizbuşşeytanlara arka çıkmışsa,
Hizbullahi alimler şehid edilerek, söz meydanlarına Bel’amlar gelmişse,
yirmiyedi derece sevaba nail olabilmek için camilere giden halk, buradaki Bel’amları dinleyip onlara itaat ederek dinden çıkmışsa,
Eğitim ve kültür faaliyetleriyle hak olan gerçek batıl, batıl ise hak olarak empoze edilmişse,
Bu karanlık dönem birkaç nesil yaşanmış ve bunun neticesi olarak İslam’ı bilmeden sahiplenen ve yine İslam’ı bilmeden reddeden kişiler, partiler, gruplar oluşmuşsa. İşte böyle bir belde dâr’ul harp değildir ve bu beldede Allah’ın lutfuyla şuurlanan müslümanlar dâr’ul harp fıkhıyla yükümlü değillerdir. Çünkü bu müslümanların karşısında kendilerine verilen kültür ve eğitimle batılı idrak edemeden benimseyen ve hakkı idrak edemeden reddeden bir kitle bulunmaktadır.
Farazi fıkhın bu noktaya uzanmadığı aşikârdır. Ancak mücdehit imamlarını, böyle bir durumu tahayyül etmedikleri ve farazi fıkıh çerçevesine dahil etmedikleri için suçlayamaz ve onları itham edemeyiz. Kaldı ki bu mesele içtihadı bir mesele de değildir. Kur’an ve Sünnetin bütünlüğünde bu konuma örnek birçok konumlar verilmiş ve bu konumdaki müslümanlara muhkem ayetlerle kesinleşen bir yol gösterilmiştir.
Bazı kimselerin zikrettiği “İslam’ın hakimiyetindeki bir belde İslam’ın hakimiyetinden çıkarsa, bu belde tekrar İslam’ın hakimiyetine girinceye veya kıyamete kadar dâr’ul harptir..” görüşü, Kur’an’ı Kerim’e muhalif bir görüştür.
Kur’an’ı Kerim’in beyanına göre birçok kavme peygamber gönderilmiş ve bu kavimlerden bazısı belli bir süre İlahi dine teslim olduktan sonra sapıklığa ve dalalete düşmüşlerdir. Dikkat etmemiz gereken husus, şanı yüce Rabbimiz dalalete düşen bu kavimlere yeni bir peygamber gönderdiği zaman, bu peygamberlerini dâr’ul harp fıkhıyla yükümlü tutarak “Bu kavim daha önce benim razı olacağım din üzereydi. Bunlar tekrar bu dine teslim oluncaya kadar bunların kanlan, canları, malları sana mubahtır.” şeklinde bir hüküm beyan etmemiştir.
Kur’an’ı Kerim’e muhalif görerek benimsemediğimiz mezkûr görüşe göre İspanya, İspanya’da ikamet eden müslümanlara göre dâr’ul harptir ve buradaki müslümanlar dâr’ul harp fıkhıyla yükümlüdürler. Bu görüşü benimseyen müslümanların bir kısmı tekfir ve tahkire devam ederek tebliğe muhtaç olan insanları tebliğden uzaklaştıracak, bir kısmı ise harbi olarak gördüğü insanların mallarını gasbedecektir.
Sonuçta ne olacaktır?
İslam’dan bihaber olan İspanyol, karşısında bir gaspçı, bir soyguncu olarak gördüğü müslümanları nasıl değerlendirecektir? Bu müslümanların daveti nasıl karşılanacak, İslam cemaati nasıl teşekkül edecek ve nasıl genişleyecektir?
İspanya örneğini idrak eden “Ancak bulunduğumuz konum, zaman süreci bakımından İspanya’dan farklıdır.” diyen kardeşlerimize, Kur’an’ı Kerim’in zaman sürecine ilişkin ölçüsünü belirtmemiz gerekir.
Kur’an’ı Kerim’de müslümanlara hitap eden ve müslümanların gayrimüslimlere karşı tavırlarını belirleyen İlahi hükümler, hikmetli bir gelişim göstermektedir. Uyarıp korkutma ve onlardan gelen eziyetlere sabır ile başlayan tevhidi tavırlar, müslümanların konum ve seviyesine göre değişmektedir. Cahiliyenin yerleşip kökleştiği toplumlarda tevhidi mücadeleye talip olan müslümanlar, cahiliye mensuplarını uyarıp korkutma ve kurtuluşa çağırmakla yükümlüdürler.
Peki, hangi toplum, cahiliyenin yerleşip kökleştiği bir toplumdur?
Cahiliyenin yerleşip kökleşmesi için ne kadar süre geçmesi veya kaç nesil yaşanması gerekmektedir?
Kur’an’ı Kerim’in bu konuya ilişkin hükmü net ve açık olup, muhtelif surelerde zikredilmektedir.,
O ( Kur’an), Aziz, Rahim (olan Allah’ın) indirdiğidir. Babaları (yakın ataları) uyarılıp-korkutulmadığı için kendileri gafil olan bir kavmi uyarıp korkutman içindir. (36-Yasin 5,6)
Bu Rabbani ölçüyle yaşanılan toplumların değerlendirilmesi; caddelerdeki, kulüplerdeki, diskoteklerdeki gençliğin ve onların emekli kahvesinde pinekleyen babalarının ve yakın atalarının incelenmesi gerekir.
Yaşanılan dünyadaki mustazaflar ve müstekbirler, cahili eğitim ve kültür aşamasından geçmişler, bilerek veya bilmeyerek birçok cahili görüşleri benimsemişlerdir. Şeytani otoriteler tarafından uzun yıllardır sürdürülen propaganda faaliyetleri ile hak gizlenmiş, batıl ise hak olarak empoze edilmiştir.
Osmanlı dönemindeki saltanat sistemi, padişahlık ve saraylardaki ihtişamlı yaşantı ile kafası doldurulan yeni nesillere, bu çarpıklığın yegâne nedeni olarak dinin istismarı gösterilmiştir. Bu başlangıçtan sonra dinin istismar edilmemesi için din ile dünya işleri ayırması gerektiği izah edilmiştir.
Bunu yeterince izah etmiş olacaklar ki, beş vakit namaz kılmalarına rağmen bu sapık fikirleri savunan kitleler oluşmuştur. Bu kimseler tağut için çalışmakta ve çeşitli sloganlar altında tağut için savaşmaktadırlar. İslam’ı bilmeyen bu kimseler, İslam dini üzere olduklarını zannetmekteler ve bel’amların cennet vaadleriyle avunmaktadırlar.
Bunun yanı sıra İslam’ı savunmaya çalışan müslümanlarda da menfi değişiklikler meydana gelmiş ve bu kardeşlerimiz de insanları doğrudan doğruya Allah’a değil, dolaylı olarak çeşitli gruplara, kişisel görüşlere ve beşeri yollara çağırma gafletine düşmüşlerdir.
Bu gibi davetlerle ve cahili propaganda ile karşılaşan insanlar, bütününü ve gerçeğini kavrayamadıkları İslam’a karşı çıkmakta ve kabul etmemektedirler. Mesela bazı ülkelerde İslam’ın sosyal adaleti halka sunulmamışken, bu insanlar İslam’ın ceza hukuku ile yüz yüze getirilmişlerdir. İslam’ı bu ceza-i müeyyidelerden ibaret görüp, bu müeyyidelere göre değerlendiren birçok insan, İslam gerçeğini kavrayamamışlar ve rahmetini idrak edemedikleri İslam’a karşı cephe almışlardır.
‘ Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çevirmektedirler. (21-Enbiya24)
Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine de henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. (10-Yunus 39)
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi halkında müslüman olan birçok ülkede dindar geçinen büyük çoğunluğun yaşadıkları ve yansıttıkları din, İslam değildir. Kişisel menfaatlerle gölgelenen, grupsal veya partisel çıkarlar için vasıta olarak kullanılan, beşeri eğilimlerle tevil ve tahrif edilen din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir.
Ne yazık ki düşünen birçok insan, kendilerine yansıyan bu çarpık olguyu İslam olarak anlamışlar ve bu anlayışla İslam’a karşı olumsuz tavır takınmışlardır. İslam’a talip olan insanların bile, gerçek bir İslam’ı kavrayamadıkları bir dönemde; kendilerine yansıyan çarpık din anlayışına karşı çıkan zümreyi “Gerçek İslam’a karşı çıkıyorlar!.” diyerek ‘Harbi’ olarak yaftalamak haksızlıktır. Değil günümüzde, cumhuriyete geçiş döneminde bile dine karşı tavır koyanların, gerçek İslam’a mı yoksa bid’atlar, hurafeler ve saltanat sistemiyle gölgelenen din anlayışına mı tavır gösterdikleri, incelenmesi ve göz önüne getirilmesi gereken bir meseledir.
Yaşadığımız çağda müslüman aydın, müslüman entelektüel kimlikleriyle ortaya çıkan ve İslam’a göre yabancı olan bu kimliklerle meselelere çözüm arayan bir zümre bulunmaktadır. Doğu-Batı ilişkisini inceleyerek doğunun içinde bulunduğu vahim durumu, Batı sapıklığının bir yansıması olarak gören bu aydınlar, çözüm konusunda karşı oldukları batının tesirinde kalmaktadırlar. Batı anlayışının kökeninde, herhangi bir olumsuz durumla karşılaşıldığı zaman bu olumsuz durumu meydana getiren dış sebeplere yönelme ve sebeplere karşı mücadele vardır. Bu batıcı yaklaşım, kendilerine müslüman entelektüel denilen kesim üzerinde de görülmektedir. Bu kimselere göre yegane suçlu ve menfi durumların yegane müsebbibi Batı’dır.
Tek yönlü olan bu yaklaşım, Islami bir yaklaşım değildir. Çünkü dünya tarihinin her döneminde batılı benimseyen, batılı yaşayan ve batılı yansıtan insanlar bulunmaktadır. Müslümanlara yüklenen ilk görev batılı yıkma veya batılı yok etme değil, hakkı bilip hakka sarılarak batılın olumsuz tesirinden kurtulmaya çalışmaktır. Hakkı bilen, hakkı yaşayan ve haktan taviz vermeyen toplumların, batıl propogandalardan etkilenmeleri çok güçtür. Herhangi bir toplum batıl görüşlerden etkileniyor ve batıla meylediyorsa, bu olay söz konusu toplumun haktan uzaklaştığına ve değişip bozulduğuna işarettir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’de “Gerçekten Allah kendi nefislerinde olanları değiştirip-bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.” (13-Ra’d 11) buyurmaktadır.
Dünyanın hiçbir yöresinde kendileri doğru yolda olup da, sapanların etki ve gücü ile batıla düşmüş bir kavim gösteremeyiz. Çünkü doğru yolda bulunan ve bu yola teslim olan müslümanlara Rabbimiz “Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez“ (5-Maide 105) buyruğu ile beyan edilen vaadi vardır.
Bu ilahi vaadin ışığında, şeytan ve dostlarının müslümanlar üzerinde hiçbir nüfuzlarının olmadığını kavrayabiliriz.,Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü (nüfuzu, sultası, hâkimiyeti) ancak onu dost edinenler ile onunla O’na (Allah’a) eş koşanlar üzerindedir. (16-Nahl 99.100)
Firavun konumundaki birçok müstekbirin ve emperyalist ülke olan Amerika ve Rusya’nın, halkında müslüman olan ülkelerdeki şeytani tahakkümlerinin nereden kaynaklandığı, zikredilen ayet-i kerimelerde beyan edilmektedir. İlk sebep onların dost kabul edilmesi, İkinci sebep ise onları mutlak güç sahibi görerek, gerçek güç ve kuvvet sahibi olan Allah’a eş koşulmasıdır.
İçinde bulunan vahim duruma müsebbib arayanların, zikredilen Rabbani görüşleri tefekkür etmeleri gerekir. Suçlu aramak için uzağa gitmeye hiç gerek yoktur. Kur’an’ı Kerim’de zikredilen örneklerle, firavunlaşmış bir toplumun üç beş müslümana hiçbir şey yapamadığı ve onları saptırmadığı bilinmekteyken; müslüman olarak adlandırarak bir halkı temize çıkararak, üç-beş firavunu suçlamak ve içine düşülen menfi durumun gerçek müsebbibi olarak onları görmek büyük bir yanılgıdır. Gerçek suçlu ilahlık taslayan sahte ilahlar değil, bu sahte ilahları benimseyen, onları destekleyerek yaşatan, onların zillet verici gölgesinde yaşayan ve bütün bunlara rağmen kendilerine ‘müslüman(!)’ denilen halktır.
Emperyalizm birçok bölgedeki varlığını, silah zoru kullanmadan yürütmektedir. Çünkü bu bölgelerdeki halk, cahili propagandanın tesiriyle sömürü ve zulme karşı pasifize edilmiştir. Firavunlara karşı çıkmaları gerekirken, Firavunlarla birlik olup Musalara karşı çıkmaktadırlar.
İlahi din anlayışının böylesine tahrif edildiği bir bölgeye, dâr’ul İslam veya dâr’ul harp diyebilir miyiz?
Bu iki konuya şartlanmış olanlar, Nuh (a.s.)’ı hangi dar kavramına dahil edeceklerdir? Açıkça bilinmektedir ki tufan gerçekleşinceye kadar Nuh (a.s.) ve beraberindeki mü’minler ne dar’ul İslam fıkhını ve ne de dar’ul harp fıkhını uygulamışlardır.
Müctehit imamların dar’ul harbe ilişkin öne sürdükleri birçok görüş, zamanında ve mekânında doğru olan isabetli görüşlerdir. Mesela dâr’ul İslam olan bir belde müstevlilerin istilasına uğrar ve İslam fıkhı yürürlükten kaldırılırsa, bu belde dâr’ul harp olmaktadır. Dâr’ul harp olan bu beldede İslam fıkhını yürürlükten kaldıran müstevliler harbidir. Çünkü bunlar hangi dine savaş açtıklarını ve kimin hükmünü yürürlükten kaldırdıklarını bilmektedirler. Dâr’ul harp fıkhına göre bu harbilerin kanı, canı, malı müslümanlara mubahtır. Bu harbileri öldürmek caiz olduğu gibi bu harbilere destek olanları da öldürmek caizdir. Çünkü bunlarda harbi hükmündedir.
İşte dâr’ul harp fıkhını kapsamına alan bu dönem bazı ülkelerde yaşanmadan veya kısmi olarak yaşanmışsa da netice almamadan geride kalmıştır. “Geride kalmıştır” diyoruz, çünkü bu dönemden günümüze gelinceye kadar birçok toplumsal değişiklikler meydana gelmiştir, Şeytani propagandalar vasıtasıyla batılı benimseyen ve batılı destekleyen kitleler oluşmuştur. Kendilerine verilen cahili kültür ile batılı destekleyen bu insanlar harbi değildir. Bu gibi toplumsal değişmeleri gözönünde bulundurmadan dâr’ul harp fıkhını günümüze veya geleceğimize uzatmak, Kur’an’ı Kerim’ie uyuşmayan bir yaklaşımdır. Çünkü Kur’an’ı Kerim’de toplumsal değişiklikler dikkate alınmış ve İlahi din anlayışları tahrif edilerek, cahiliyenin yerleşip kökleştiği toplumlarda tevhidi mücadele ile görevlendirilen müslümanlar, cahiliye mensuplarına harp açmakla değil, onları uyarıp-korkutmak ve kurtuluşa çağırmakla görevlendirilmiştir. Bu görev yerine getirilirken muhatap alınan cahiliye mensubu, kanı, canı, malı mubah olan bir harbi olarak değil, kurtulması umud edilen bir insan olarak kabul edilmektedir.
Kur’an’ı Kerim’de dâr’ul İslam ve dâr’ul harp kavramları geçmemekle beraber, değişik peygamber kıssalarında o peygamberlere yüklenen görevler zikredilerek, hangi konumun fıkhı verildiği beyan edilmektedir. Bu durumu değerlendirdiğimizde, dar meselesinin üç ayrı boyuttan önem kazandığını ve değiştiğini görmekteyiz. Bu üç boyut; toplumun yapısı, müslümanların durumu ve üçüncü olarak gayrimüslimlerin İslam’ı nasıl anladıkları ve bu anlayışla İslam’a nasıl yaklaştıklarıdır.
Mesela cahiliyenin yerleşip kökleştiği bir toplumda yaşayan müslümana göre içinde bulunduğu ülke dar’ul cahiliyedir. Bu ülkede yaşayan müslüman, şeytani otoriteye karşı mücadele verirken; bu mücadelesini otoriteden ziyade şeytani otoriteyi destekleyen ve yaşatan halka karşı yoğunlaştırır. Rabbani mesajı gücünün yettiği bir çerçevede yaygınlaştırmaya çalışır. Halktan belli bir kesim şuurlanırsa, meselesini idrak eden bu kesimin şeytani otoriteleri desteklemeyeceğini ve dolayısıyla şeytani otoritelerin yıkılacağını bilir. İşte bu toplumun içinde yaşayan müslümana göre dar’ul cahiliye olan bu ülke; bir İslam devleti kurulduğu zaman, bu devlette yaşayan ve imama biat eden müslümanlar tarafından dâr’ul harp veya dâr’ul sulh olarak kabul edilebilir. Çünkü İslam devleti herhangi bir ülkenin konumunu belirlerken, o ülkede yaşayan halkı değil, yönetimi esas alır. İslam devletinin ilişkisi ve mücadelesi halktan ziyade yönetimledir. Bir ülkenin konumunu belirlerken, bu iki farklı durumu birbirinden ayrı değerlendirmeliyiz.
Bulundukları ülkede tevhidi bir mücadeleye girmekle yükümlü olan müslümanların, bu ülkenin konumunu kendilerine göre tespit etmeleri gerekir. Çünkü yaşamaları gereken fıkıh, kendilerinin içinde bulundukları durumun fıkhıdır.
Halkında müslüman olan birçok ülkede yaşanılan konum, cahiliye konumudur. Bu ülkelerdeki şeytani tahakkümler gücünü ve yaşama fırsatını, cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek benimseyen halktan almaktadırlar. Bulunduğumuz konumda yaşamamız gereken fıkıh, dâr’ul cahiliyede bulunan müslümanların yaşamakla mükellef oldukları fıkıhtır. Dâr’ul harp fıkhı ile dâr’ul cahiliye fıkhı arasındaki farklar ise, müslümanların gayrimüslimlere karşı davranış ve yaklaşımlarında belirginleşmektedir.
İslam’ı bilerek reddeden kâfirler ile İslam’ı bilmeden reddeden cahillerin hepsi, İslam’a göre gayrimüslimdirler. Kâfirler ve cahiller gayrimüslim olmalarına rağmen, İslami ölçülere sahip olan müslümanların kâfirlere ve cahillere karşı tavırları farklılık göstermektedir. Hakkı bilmelerine rağmen inkâr eden kâfirleri tekfir etmek caiz iken; cahillerin tekfir edilmeleri caiz değildir. Bu kimselerin net ve açık bir tebliğle uyarılmaları ve kurtuluşa davet edilmeleri gerekmektedir. Çünkü bütün peygamberler, insanları cennete davet etmeden cehenneme terk etmemişlerdir. Cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek destekleyen insanları İlahi hükümlerle uyarmışlar, bu insanları merhamet duyguları ile Allah’a kulluğa ve ebedi kurtuluşa davet etmişlerdir. Rahman sıfatının ışığında yapılan bu tebliğ eylemini soğuk harp olarak değerlendirmek ve dâr’ul harp çerçevesine dâhil etmek ise ayrı bir yanılgıdır.
Yaşadığımız çağa yeni bir peygamber göndermeyecek olan Rabbimiz, cahiliye mensuplarını uyarıp korkutma görevini Resulullah (s.a.v.)’i kendilerine örnek alan öncü müslümanlara yüklemektedir. Bu kutlu müslümanların dünyaya yansıtacakları Rabbani mesaj ise elbetteki Kur’an’ı Kerim’dir.
Cahiliyeyi muhatap alan ve cahiliye mensuplarını Allah (c.c.) ile karşı karşıya getiren Kur’an’ı Kerim ayetleri, belli meselelerden başlamakta ve kendisine özgü bir gelişim göstermektedir.
Cahiliyeyi muhatap alan bu tebliğde; Allah inancı netleştirilmekte, cahiliyenin batıl görüşleri çürütülmekte, doğru ve gerçek bilgi verilmekte, bu bilginin gerektiği tavır emredilmekte ve sonuç olarak akibet bildirilmektedir. Bu çizgide yapılan tebliğ ile cahiliye mensubu hangi hükme karşı çıktığını, kime karşı savaş açtığını ve neyle tehdit edildiğini net ve açık bir şekilde bilmektedir. Nitekim İslam’a göre uyarıp korkutmanın gerçek mahiyeti de bu şekildedir.
Dâr’ul harp görüşünü bilinçsizce savunan ve Rabbani tebliğin mahiyetini bilmeyen kimseler, bu görüşü savunduğumuz için bizleri zor olandan kolaya sığınmakla itham edebileceklerdir.
Rabbimizin emrettiği yolda zor ve kolay arasında muhayyer bırakılsaydık, elbetteki kolay olanını seçerdik. Ancak “Net ve açık tebliğ gündeme gelmelidir” derken, bu bizim şahsi tercihimiz değil, Rabbimizin bu konumdaki müslümanlara kesin emridir. Kaldı ki zor olan, silahın karşısına silahla çıkmak yerine, silahın karşısına Kitap ile Hükmullah ile çıkmaktır. Silaha sarılarak öldürmeye ve yıkmaya teşebbüs ettikleri için değil, sadece ve sadece “Rabbimiz Allah” dedikleri için işkenceye uğratılan ve şehid edilen müslümanlar, müstekbirlerin tanınmasına, katı kalblerin yumuşamasına ve insanların uyanmasına vesile olmuşlardır. Bu fedakâr müslümanların kanları ile dirilen, şuurlanan ve belli bir seviyeye gelen müslümanlar ise, zamansız savunulan dâr’ul harp fıkhını, zamanı gelince yaşayabilecek müslümanlardır.
Halkında müslüman olan ülkelerdeki bazı müstekbirlerin küfürlerinde bilinçli olması, bu ülkedeki müslümanların yaşamaları gereken fıkhı değiştirmez. Toplumsal bir çalışmayla mükellef olan müslümanlar, içinde bulundukları toplumun genel yapısını göz önüne getirmekle yükümlüdürler. Toplum içersindeki istisnaların varlığı, müslümanların o topluma karşı göstermeleri gereken Rabbani tavırları değiştirmez. Çünkü toplumsal çalışmaya etki eden faktör, toplumdaki istisnai fertler değil, o toplumun genel yapısıdır. Küfründe bilinçli olan firavunlara dahi net ve açık tebliğ gidecek ve firavunların bu tebliğe karşı gösterecekleri tavırla, firavunların gerçek yüzü halka yansıtılacaktır.
Ayrıca dünya müslümanlarının değişik konumlarda bulunmaları, bu müslümanların vahdetini engellemeyecektir. Bazı ülkelerde yaşayan kardeşlerimiz, elbette ki farklı konumlarda bulunmaktadırlar. Bu kardeşlerimiz içinde bulundukları konumu dikkate alarak, tevhidi yolun o konumdaki fıkhını yaşayacaklardır.
Bu olay dünya müslümanlarının vahdetini zedeleyen bir nitelik taşımaz. Çünkü dünya müslümanlarının vahdeti, bulunan konumda değil, takip edilmesi gereken tevhidi çizgide sağlanacaktır. Vahdet için gerekli olan esas, dünya müslümanlarının aynı tevhidi çizgide bulunmalarıdır. Tevhidi çizginin değişik noktalarında bulunmalarına rağmen aynı tevhidi çizgiyi takip eden dünya müslümanları vahdetin Rabbani iklimini teneffüs edebilecekler ve aynı yolun yolcusu olan kardeşlerine gerektiği gibi sahip çıkabileceklerdir.
KAynak : RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH
Mehmed Alagas











