Hz Peygamberin zuhur etmesi
Yazan: ersinusta10 20 Ekim 2009
HZ. PEYGAMBERİN ZUHUR ETMESİ (GÖZÜKMESİ)
Hamd Allah’a mahsustur. Ona hamd eder, Ondan yardım ve mağfiret diler, Ona tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayete iletirse, kimse onu saptıramaz. Kimi de saptırırsa kimse onu hidayete iletemez. Şahadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Bir ve tektir, ortağı yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed onun kulu ve Rasûlüdür. Allah ona, aile halkına, ashabına, kıyamet gününe kadar güzel bir şekilde onların izinden gidenlere salât ve selâm eylesin.
Gerçek şu ki Allah, Muhammed (s.a.v.)’i hidayet ile ve hak din ile -onun dinini diğer bütün dinlerin üzerine üstün kılmak üzere- göndermiş, ona kitabı ve hikmeti indirmiştir. (Kitap Kur’ân-ı Kerim, hikmet te sünnettir) . Ta ki insanlara kendilerine indirilenleri açıklasın, belki iyice düşünürler, hidayet bulur ve kurtulurlar.
Kitap ve sünnet, yüce Allah’ın kullarına karşı delilinin, kendileri ile ortaya konulduğu iki esastır. İtikâdî ve amelî hükümler, emir ya da yasak itibariyle onlar üzerine bina edilir.
Vefatından sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) ’in zuhur edip (uyanıkken açıktan görülüp) ondan yardım ve telkin alma konusunu Kur an ve Sahih Sünnet çerçevesinde incelemeye çalışacağız. Bu konu bağlamında Toplumda veli kabul edilen kişilerin vefatlarından sonra zuhur etmesi ve onlardan yardım alınması konusu da bu bağlamda işlenmiş ve açığa çıkmış olacaktır. Yüce Allah’tan bu amelimizi kendi zatı için ihlâsla yapılmış, rızasına uygun ve kullarına faydalı kılmasını niyaz ederiz. Şüphe yok ki o, pek cömerttir ve pek lütufkârdır. Allah tan yardım ve başarı diliyorum.
Allah’ın Resulü (s.a.v.)vefat ettikten sonra bu ümmetin en hayırlı nesli olan sahabe ve tabiin birçok sıkıntıya, ihtilafa ve fitneye maruz kaldılar, hatta Müslümanlar kendi aralarında savaştılar birçok Müslüman’ın kanı döküldü. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.a.) şehit edildiler birçok fitneye sıkıntıya maruz kaldılar, Peygamberin torunları ehlibeyt Kerbela da katledildiler. İslam orduları birçok sıkıntıya maruz kaldı… Bütün bunlar olurken sahabeden tabiinden hiç bir kimse Hz. Peygamberi yardıma çağırmadılar, Hiç birisi Peygamberi (s.a.v.) açıktan gördüklerini asla söylemediler…
Yine bu ümmetin en hayırlı nesli, daha önce vefat eden ya da şehit olan bir Müslüman’ın kendilerine gözüktüğünü, kendilerine yardım ettiğini, yol gösterdiğini asla söylememişlerdir.
Kur’an ve Sahih Sünnet de Peygamberlerin, veli kabul edilen kişilerin vefatlarından sonra zuhur edeceklerini, yardım edeceklerini, yol göstereceklerini bildirmemiştir. Aksine onların vefatlarından sonra asla geri döndürülmeyeceklerini, hayatta olanlara asla yardım edemeyeceklerini, yol gösteremeyeceklerini bildirmiştir.
Sonradan gelen nesiller ise bunun aksine vefatlarından sonra Peygamberlerin, veli kabul edilen kişilerin açıktan zuhur ettiklerini, çeşitli şekillerde yardım ettiklerini, yol gösterdiklerini söylemekteler ve yazmaktalar. Sonraki nesillerin Dine soktukları bu tür bidat ve hurafeler İslam’a ve Müslümanlara büyük zararlar vermiştir ve vermeye devam etmektedir.
Peygamberlerin ve velilerin zuhur etmesi konusunu açıklığa kavuşturabilmemiz için bu konu ile bağlantılı birçok konuyu da açıklığa kavuşturmamız gerekecektir. Biz önce Hz. Peygamberi (s.a.v.)rüyada görme konusunu açıklığa kavuşturmaya çalıştıktan sonra İslam’ın tanımladığı veli anlayışını kısaca anlatmaya çalışacağız, Sonra vefat eden peygamberlerin ve diğer insanların duyması, zuhur etmesi, yardım etmesi, yol göstermesi gibi hususları açıklığa kavuşturacağız İnşa-Allah. Sonra Şeytanın insanları saptırmak için yapabileceği şeyleri açıklamaya çalışacağız. Şeytanın yapabileceği şeyleri bilmezsek bazı insanların gördüğü Peygamber, Veli ya da şehit sandıkları varlıkların kimler olduğunu anlayamayız. Bunun için birbirini tamamlayan bu konuları sırasıyla açıklayacağız.
Hz. Peygamberin suretine şeytanın giremeyeceği rüyada onu görenin gerçekten Hz. Peygamberi gördüğü sahih hadislerle sabittir.
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Rüyâsında beni gören, (hak olarak) beni görmüştür, çünkü şeytan benim (suretim) le hayale giremez.’(Buharî, Ta‘bir, 10/13.)
Beni rüyada gören,hakikaten görmüştür, çünkü şeytan benim şeklime giremez.’(Müslim, Rü’yâ, 1/10.)
Bu hadis-i şerifin izahı şöyledir: Bir kimse, Hz. Peygamber’i kendi şekli ve sureti ile görürse, gerçekten Hz. Peygamber’i görmüş olur. Çünkü şeytana Hz. Peygamber’in asli suretine girerek birini aldatabilme gücü verilmemiştir. Bu açıklamayı Muhammed b. Şirin (İmam Buhari’nin hocası) yapmıştır. İmam Buharî onun şu sözünü nakletmektedir: ‘Peygamber’i rüyada görmek, kişinin onu ancak hayatında vasıflandığı sureti üzere gördüğü zaman gerçekleşir.’(Buharî, Ta‘bir, 10/12.)
Allâme İbn Hacer, sağlam senetlerle şöyle rivayet etmektedir: Bir kimse İbn Şirin’e, ‘Ben rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm deyince’ ne şekilde, ne biçimde gördüğünü sorardı. O kimse Hz. Peygamber’in şekline ve şemailine uymayan bir biçim söylerse, İbn Şirin ona: ‘Sen Hz. Peygamber’i görmemişsin’ derdi. İbn Abbas’ın tutumu ve davranışı da aynıydı. Nitekim Hâkim, senediyle bunu nakletmiştir. Doğrusu şu ki: Hadisin sözleri de bu manayı tevsik ve ispat etmektedir.
Bu hadisin sahih senetlerle nakledilen sözlerinin hepsinden anlaşılan: Şeytanın Hz. Peygamber’in asli şekline giremediğidir. Yoksa bazı kişilerin iddia ettikleri gibi peygamberi nasıl görürsen gör o peygamberdir iddiası delilden uzaktır. Şeytan rüyada veya uyanıkken herhangi bir şekle girip insana Hz. Peygamber’i gördüğünü zannettirerek aldatabilir. Bunun sayısız örnekleri vardır. Peygamberliğini dahi ilan eden bazı şeyhlerin müritlerinin sadakatinin altındaki sır müritlerin; “Ben Hz. peygamberi rüyamda veya açıktan (uyanıkken) gördüm efendin olan falan zatın eteğini bırakma o doğru yolda… Veya o benim evladımdır… Gibi’’ sözler söylemeleri bu hakikati ortaya çıkarmaktadır. Hatta bazı evlat katili babalara küçücük evladını niçin kestin diye sorulunca onların cevabı da yine: ”Efendim ben Hz. Peygamberi rüyamda veya açıktan (uyanıkken) gördüm evladını Allah için kurban et dedi.’’ Diye cevap verdikleri medyada çıkan birçok olaydan sadece bir kısmıdır.
Demek ki, sahih olan rüya Rasulullah’ın sahih bir nakille sabit olan suretini görmektir. Şayet, biri bu suretten başka bir surette Rasulullah’ı rüyasında gördüğünü zannederse; o, Resulullah’ı görmemiştir.
Bazı kimseler, ‘Eğer şeytanın hilesinden korunmak, Hz. Peygamber’i sadece kendi asıl şekli ile görülmesi şartına bağlı olsaydı, o zaman bu koruma, ancak sağlığında Peygamber’i görmüş olan kişiler için mümkün olurdu. Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın suretinin Hz. Peygamber’e veya başka bir kimseye ait olduğunu nasıl bilebilirler? ‘ diye soruyorlar. Böyle bir sorunun cevabı şudur: Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın Hz. Peygamber olduğunu tam bir güvenle söyleyemezler.
Tam bir güvenle söyleyebilmeleri için bu rüyada görülen şahsın şemâilinin Allah’ın Resulünün (s.a.v.) şemâili ile karşılaştırılması gerekir. Şemâili muhtevi ise rüyalarının manasının ve konusunun Kur’an-ı Kerim ve Sünnetin bildirdiklerine uyup uymadığına bakılır. Eğer bu rüya, Kitaba ve Sünnete uygunluk gösteriyorsa, o zaman gerçekten rüyasında gördüğü kimsenin Hz. Peygamber olması ihtimali çok daha fazladır. Çünkü şeytan bir kimseye doğru yolu göstermek için değişik şekle girmez. Bu noktada günümüzde birçok sapık fırka mensubunun batıl yollarına kayıtsız şartsız sadakatlerinin arkasında ya rüyada veya açıktan Peygamberi gördüm önderimizi veya yolumuzu övdü, bize önderinizi ve gittiğiniz yolu bırakmayın… Vb. sözler söylediğini naklederler. Oysa Hz. Peygamber ancak Kur’an ve Sünnete çağırır bidat fırkalarına asla çağırmaz.
Eğer bir kimse rüyasında Hz. Peygamber’i görse de, ondan herhangi bir emir alsa veya bir şeyi o kimseye men etse ya da din konusunda ondan bir çeşit işaret ve ima yollu bir şey görse; o gördüğü, duyduğu şeylerin Kitapta ve Sünnette benzerini görmeden onlara uyması, uygulaması caiz değildir. Allah Teâlâ bu ümmeti, din konusunda rüyalara, ilhamlara ve keşiflere bırakmamış, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıran bir din göndermiştir. Eğer gördüğünüz bir rüya veya keşif yahut ilham, Kitaba ve Sünnete uygun ise, o zaman Peygamber’i görmeyi nasip etti diye veya keşif ve ilham nimetini lütfetti diye Allah’a şükrediniz. Ama o gördüğünüz rüya, Kitaba ve Sünnete ters ve aykırı ise, o zaman da onu reddederek, böyle denemelerden ve imtihanlardan koruması için Allah’a yalvarınız. Bu inceliği anlayamamaktan dolayı pek çok kimse, dalâlete düşmüştür ve düşmeye devam etmektedir. Hz. Peygamber’i gerçekten rüyada görmek nasip olsa bile, onunla dinî bir hüküm elde edilemeyeceği gerçeğini bilmiş olsalardı, böyle bir sapıklığa düşmezlerdi.
Ebu Hureyre (r.a.): “Rasullah (s.a.v.)’i “Kim beni rüyasında görürse, uyanık iken de görecektir. Yahut beni uyanık iken görmüş gibidir. Şeytan benim suretime giremez.” Buyururken işittim. Demiştir. (Buhari, Müslim)
Bu Hadiste de “Uyanık iken de görecektir.” İfadesi hakkında şu yorumlar yapılmıştır. Birincisi: Bunun Hz. Peygamber döneminde sahabeye has bir özellik olduğu söylenmiştir. Yani Hz. Peygamber hayatta iken onu görmeyen bir kişi rüyasında peygamberi gördüyse gerçek hayatta da onu göreceğine dair yorumlanmıştır. İkinci: Hz. Peygamberi rüyasında gören bir kişi onu mahşerde göreceği şeklinde açıklanmıştır. Sahabenin görüşü ve Hadis konusunda otorite olan âlimlerin görüşleri bu şekildedir. Bu hadisten peygamberin vefatından sonra gözükeceği, insanlara yardım ve telkin yaparak yol göstereceği şeklinde anlamamışlardır. Çünkü bu konu ile ilgili diğer ayet ve hadisler birlikte incelendiğinde sahabenin ve hadis âlimlerinin görüşlerinin isabetli olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat ettikten sonra sahabe, tabiin birçok sıkıntıya ihtilafa maruz kaldıkları halde onlar hiçbir zaman peygamberi açıktan gördüklerini, yardım ettiğini ve yol gösterdiğini söylememişlerdir.
Yani Hz. Peygamber vefatından sonra zuhur ederek insanlara gözükeceği, onlara yardım edeceği, telkin ederek yol göstereceği iddiası batıl bir iddiadır. (bu konudaki deliller yazımızın sonlarına doğru aktarılacaktır.)
Vefatından sonra Hz. Peygamberi rüyalarında gören ve ondan telkin alan birçok sahabe vardır. Bu tür rahmani rüyalar gören sahabe ve tabiinden birçok insan vardır. Ancak sahabeden ve tabiinden hiçbir kimse vefat eden Peygamberin ve diğer Müslümanlardan birinin açıktan zuhur ettiğini, kendilerine yardım ettiğini, yol gösterip telkin yaptığını söyleyen bir rivayet asla gelmemiştir.
Veli Sözlük anlamı; dost, arkadaş, yardımcı ve gözeten anlamlarına gelmektedir.
Terim anlamı: Allah’ın sevdiği kulu demektir, Başka bir değişle dinin istediği şekilde iman ve amel eden kişi demektir. Yani doğru iman ve doğru amel sahibi bir Müslüman’ı tarif ediyor. Evliya: velinin çoğuludur.
Kuran ı kerim bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Şu ayetlere bakalım:
İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları (dostları) ’na hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Yunus Suresi 62)
Onlar, iman edip takvaya ermişlerdir. (Yunus Suresi 63)
Bu ayette “Allah’ın veli kulları (dostları) ’na hiçbir korku yoktur.’’ Dediği kişiler elbette Hz. Peygamberin haber verdiği ümmetinden hesapsız cennete girecek kişiler olduğu gibi en alt tabakada ise zerre kadar iman sahibi olup ta o iman sayesinde ebedi cehennemde kalma korkusundan kurtulan Müslümanlardır. İşte bu korku; korkuların en büyüğüdür. Allah iman edenleri bu korkudan korumuştur.
Zaten hemen akabinde gelen ayet onların kim olduğunu bize haber veriyor. “Onlar iman edip takvaya ermişlerdir.
Takvanın manası ise: Allah tan korkup sakınan ve İslam‘ın emir ve yasaklarına bağlılıktır. Buda Allah’ın sevdiği kulları olan müminlerin vasıflarıdır.
Şu ayetlerde takva sahibi müminlerin vasıfları anlatılıyor.
İyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Fakat iyilik(Allah’a ahret gününe meleklere, kitaba, peygamberlere iman edenin, sevdiği mallardan akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalana, dilencilere ve köle azad etmeye verenin, namazı kılanın zekâtı verenin, söz verdiklerinde sözleri yerine getirenlerin, sıkıntı, hastalık ve şiddet zamanında da sabredenlerin yaptıklarıdır. Bunlar, imanlarında sadık olanlardır. Takva sahipleri de işte bunlardır. (Bakara Suresi 177)
Bu ayetler ışığında her Müslüman Allah’ın velisidir. Veli iman amel sahibi kimselerdir. Takvanın genel anlamı dinin emir ve yasaklarını gözetmek olduğuna göre veli kişi inanan dinin hükümleriyle amel eden ve bunu Allah ‘tan bir teslimiyetle yerine getiren kişi olmaktadır. Yani takva sahibi Allah’ın veli kulu olmanın şartı; İman ve Salih ameldir. Müfessirlerimiz yukarıdaki Yunus suresindeki ayetleri Bakara suresinin il beş ayeti ile tefsir etmişlerdir ki işte buda müminlerin vasfından başka bir şey değildir. Ancak kişiler yani inananlar Salih amelleri ve takvaları bakımından derece derecedirler. Kimi daha takva sahibi iken kimisi ise daha az takva sahibidir. Tıpkı imanın ve küfrün dereceleri olduğu gibi.Yani Allah’a yakınlık da derece derecedir. Her şeyden önce Müslüman olup ta iman dairesine giren bütün insanlar Allah’ın birer velisidir. “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları, karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tağutlardır. Oda onları aydınlıklardan karanlıklara düşürürler. İşte onlar cehennemliktirler. Orada ebedi olarak kalacaklardır.” (Bakara Suresi 257)
İslam’ın tanımladığı veli’nin vasıfları kısaca bunlardır, Birde Günümüzde Bidat fırkalarının tanımladığı veli anlayışının kısaca vasıflarını açıklayalım:
Allah’ın isim ve sıfatlarıyla sıfatlanırlar. ( Yani onlarda yaratır öldürür diriltir…), Bazıları (hâşâ) Hallac-ı Mansur örneğinde olduğu gibi “Ene’l-Hak” ben Allah oldum bile derler, Kâinatta tasarruf sahibi olurlar, Gaybı bilirler ve ondan haber verirler, Allah tan başka hiç kimsenin güç yetiremeyeceği bir takım şeylere güç yetirirler, İslam’ın bazı yükümlülükleri bunların üzerinden kalkar, Allah bunlara vahiy (ilham) eder kitap bile indirir ve yazdırır. İlim gökten hazır kalplerine iner, Dilediklerini imanla ahrete yollarlar kurtarıcılık yaparlar, Ölseler bile tasarrufları devam eder, Öldükten sonra zuhur ederler insanlara yardım ederler, Bazen ruhları bir savaşta olur bazen tâbilerini yetiştirmeye devam ederler… Hastalara şifâ verirler… Öldürür ve diriltirler, yağmur yağdırırlar, kötülükleri savarlar, dünyanın batmasına ve gökten başımıza taş yağmasına engel olurlar, Allah’ı görüp konuşurlar… Bidat fırkalarının tanımladığı veli’nin vasıfları kısaca bu şekildedir. İslam’ın ret ettiği bu veli anlayışını benimsenmesi kişiyi ancak bidat ve şirk’e sokarak dinden çıkarır. İslam da ki veli kavramına gerçek anlamından başka anlamlar yüklenerek amacından saptırılmış ve onunla İslam inancına birçok bidat ve hurafe sokulmuştur.
Bidat fırkalarının veli tanımının kaynağı İslam’dan önce ve sonra gelen batıl din ve felsefelerdir. Bu bidat fırkaları Peygamber ve veli mefhumunu saptırmışlardır. Vefatlarından sonra peygamber ve velilerin zuhur etmesi hurafesi de uydurulan hurafelerden birisidir. Bu ümmetin en hayırlı nesli olan sahabe ve tabiinden hiçbir kimse kendilerinden önce şehit olan veya vefat eden Müslümanların zuhur ettiklerini asla söylememişlerdir.
Peygamberlerin velilerin vefatlarından sonra zuhur etme iddiasının batıl olduğunu anlamak için İslam’ın veli tanımıyla Bidat fırkalarının veli tanımını bir birinden ayırmak gerekiyor. İslam’ın veli tanımını Kuran ve Sünnet açık ve net olarak tarif etti. Onlar iman ve Salih amel sahibi bütün Müslümanlardır. Aralarındaki fark takvaya dayalı bir yakınlıktır. Zaten hiçbir Müslüman’ın Allah’ında düşmanı olması düşünülemez.
Allah’ın Müslümanlara Din uğrundaki çabalarından dolayı keramet dediğimiz ikramları olur. Bu kerametlerin ise ne zaman, nerede, nasıl olacağını ancak Allah bilir ve takdir eder. Kulların bu konuda tasarrufları söz konusu değildir. Cenabı Hak bu konuda şu ayetleri indirmiştir.
Ama bizim yolumuzda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.(Ankebut Suresi:69)
And olsun ki biz, senden önce birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik de, onlara apaçık delillerle vardılar. Onun üzerine günah işleyenlerden intikam aldık. Müminlere yardım ise, bizim nezrimizde bir hak oldu.(Rum Suresi: 47)
Şüphesiz ki Allah Katında sizin en kerim (keramet sahibi) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi:13)
Mucizeyi getirmek, peygamberlerin elinde değildir. Allah, onu istediği zaman peygamberlerin elinde yaratır. Bu husus, tamamen Allah’ın iradesine bağlıdır. Allah, ne zaman isterse o zaman mucizeyi yaratır. Peygamberlerin istediği zaman mucize olmaz. Allah, gerçekten mucize görmekle yola gelecek insanlar bulunduğu zaman ilâhî hikmet uyarınca, peygamberlerinin elinde mucizeler meydana getirir.
“Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi (yapabilirsen) yerin içine (inebileceğin) bir delik ya da göğe (çıkabileceğin) bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplardı, o hâlde cahillerden olma!” (En’âm, 35.)
” (…) De ki: ‘Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.’ (…)” (En’âm, 109.)
“Andolsun, biz senden önce de elçiler gönderdik, onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir ayet (mucize) getiremezdi. (…)”
(Ra’d, 38.)
“Elçileri onlara dediler ki: ‘Biz de sizin gibi insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah, kullarından dilediğine nimetini lütfeder. Allah’ın izni olmadan biz size delil getiremeyiz. İnananlar Allah’a dayansınlar.” (İbrâhîm, 11.)
Peygamberler mucizeleri istedikleri zaman gösteremediklerine göre, veliler de kerametlerini istedikleri zaman gösteremezler. O, Allah’ın bir lütfudur ve ancak Allah’ın dilediği zaman vuku bulur. Yoksa keramet sahibi her istediği zaman kerametini izhar edemez. Hatta İsa (a.s.) bile kendisinden gökten bir sofra istenince:
“Allah’ım, Rabbimiz, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki; bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için (o gün) bir bayram ve (o olay) senden bir mucize olsun. Bizi rızıklandır, sen rızk verenlerin en hayırlısısın!” (Mâide, 5/114.) demiştir.
Hz. İsa (a.s.) Allah’ın Resulü olmasına rağmen mucize için Allah’a yalvarıp yakarırken, nasıl olur da gereksiz bir hâlde Şeyh Geylânî keramet gösterebilir?
Kerametler, Allah’ın mümin kuluna diniyle ve dünyasıyla ilgili nimetidir. Din hususunda hüccet olur, dünya konusunda da müminlerin bir ihtiyacını giderir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in mucizeleri de din için hüccet oluyor ve Müslümanlar için bir ihtiyacı gideriyordu. Yiyecek ve içeceklerde meydana gelen bereket, parmakları arasından su akması, dua ettiğinde yağmurun yağması, kâfirlerin yenilmesi ve hastanın şifa bulması, hazır bulunanlarca bilinmeyen ve yararlı olan haberler vermesi gibi.
Cenabı Hak ölüler hakkında, ölülerin duymadıkları ve konuşmadıklarını bildiren şu ayetleri indirmiştir;
Eğer biz onlara melekleri indirseydik ölülerde kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik. Allah’ın diledikleri hariç yine de iman edecek değillerdi. Fakat birçoğu bu hakikati bilmezler.” (En’am; 6/111)
Çünkü sen ölülere işittiremezsin.” (Rum; 30/52)
Yine Cenabı hak ayeti kerimelerde Ahrete intikal etmiş olan kişileri çağırıp onlardan medet dileyerek onlara dua edenleri büyük bir sapıklıkla itham etmektedir.
Allah’ın berisinde kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek olana dua edenden daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların duasından habersizdirler. (Ahkâf Suresi:5)
Yani, onların yalvarış-yakarışları, onları çağırmaları zaten onlara ulaşamaz. Ne kendi kulaklarıyla onları duyarlar, ne de başka bir vasıtayla, bu dünyada onları birisinin çağırdığı haberi kendilerine ulaşmaz.
Bu ayeti şöyle izah edebiliriz; dünyadaki müşriklerin Allah’ın yanı sıra dua ettikleri mabutları şu üç grupta toplayabiliriz:
Birincisi: Ruhu ya da şuuru olmayanlar, Bunlar ne kendilerine ibadet edenleri ne de yapılan dualar hakkında bir haberleri yoktur. Bunlar put (heykel/anıt/büst …) gibi tapılan yani ibadet edilen şeylerdir. Aslın da bu putlar birer simgedir tapılanlar ise putlaştırılan veya ilahlaştırılan kişiler veya ideolojilerdir. Putlaştırılan kişiler Salih bir kişi olduğu gibi bir lider bir milletin atası dedesi… Vb. de olabilir. Putlaştırılan ideolojiye değinirsek İslam şeriatı/İslam hukukundan başka bütün beşeri düzenler Allah katında bir puttur ve bir tağuttur(1).
Bu putlara yapılan ibadet çeşitlerinden bazıları ise şunlardır: Onlara kurban/çelenk sunulur, Onlardan yardım dilenilir. Rejim elden gidiyor yetiş ey atamız diyerek veya Meded ya gavsul azam/şeyhim/Ali/veli… Vb. bize Nazar/himmet/yardım et Diyerek onlardan yardım talep edilerek, Onların işittiği/gördüğüne itikat edilerek iyi veya kötü haberler onların anıtları/türbeleri/heykelleri başında onlara iletilerek (yapılan törenlerde arz ve şikâyetler), Onlardan korkularak, Onların yaptıkları ve söyledikleri asla eleştirilmez/tartışılmaz doğru olarak kabul edilerek uyulan temel ilkeler konumuna sokularak ilahlaştırılırlar. Mekke müşrikleri ve günümüz müşriklerinin durumu kısaca bu şekildedir.
İkincisi: Geçmişteki Peygamberler veya Salih insanlar. Bunlar aslında Allah’ın sevdiği mukarreb kullardı. Bunlar da şu iki sebepten dolayı bu durumda oluşlarından habersizdirler. Evvela, Allah’ın yanında vefat edenlerin bekletildiği bir âlem vardır ki bu dünyanın sesleri oraya ulaşamaz ve ikinci olarak, Allah Teâlâ ve melekler kasten bu haberleri onlara ulaştırmazlar. Çünkü bu olanları duymak onlar için üzüntü kaynağı olacaktır. Onlar bütün hayatları boyunca yalnızca Tevhidi ve sadece Allah dan yardım dilemeyi öğretmişlerdi. Şimdi ise bazıları onlardan yardım dilemekteler. Allah Teâlâ bunlara böyle haberleri vererek onları üzmek istemez. Sonradan gelenlerin sapıtmaları/sapıklıkları onlara zarar veremeyeceği gibi sorumluda olmazlar.
Bu duruma örnek: Yahudi ve Hıristiyanların Peygamberlerini birer beşer ve peygamber vasfından çıkarıp birer ilah vasfına sokup peygamberleri ile Allah’a ortak koşarak küfre düşmeleri. Aslında bu duruma Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinin bir kısmı da düşmüştür.
Üçüncüsü: Kendileri sapıttıkları gibi başkalarını da yoldan çıkararak bu dünyadan göçen insanlar. Bunların da habersiz kalmalarının iki sebebinin olduğunu anlarız: Birincisi, bunlar suçlu olarak Allah’ın indinde cehennem çukurlarından birinde beklemektedirler bu dünyadan hiç bir seda onlara ulaşamaz. İkinci sebep ise, Allah Teâlâ ve melekler, bu dünyada yapmış oldukları misyonu başarıya ulaştığı ve şimdi bazı kimselerin kendilerine taptığı haberlerini duyurarak onları sevindirmek istemez. Allah zalimlere böyle memnuniyetler bahşetmez.
Aynı zamanda Onlar kendilerinden yardım istenip medet umulmasını kendilerine ibadet edilmesine İsa (AS) ’ın karşı çıktığı gibi karşı çıkacaklardır. Ayette şöyle buyruluyor;
Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki tanrı edininiz diyen sen misin? ‘ dediği zaman o, (şöyle) söyledi: ‘Seni tenzih ederim (ya Rab) , hakkım olmadık bir sözü söylemem bana yakışmaz. Eğer onu söyledimse elbette bunu bilmişsindir. Benim içimde olan (her) şeyi sen bilirsin. Ben ise senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz ki gaybları hakkıyla bilen sensin sen’. “Ben onlara senin bana emrettiğinden başkasını söylemedim, (dediğim hep şu idi) : ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat ne zaman ki sen beni (içlerinden) aldın, üstlerinde gözetleyici yalnız sen oldun. (Zaten) sen (her zaman) her şeye hakkıyla şahitsin’.( Maide Suresi:116-11)
Evet, bu ayeti kerimeler vefat eden bir peygamberin bile kendi ümmetinin fertlerinin yaptıkları amelleri bilemeyeceğini ifade etmiş iken, veli kabul edilen kimselerin öldükten sonra gözüktüğünü ve yardım ettiklerini iddia etmek akılsızlıktır.
Bu iddia sahipleri makamlarının İsa (a.s.) ’dan daha üstün olduklarını mı söylemeye çalışıyorlar.Öldükten sonra bir peygamber bile ümmetinden haberdar olamıyor ve “Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat ne zaman ki sen beni (içlerinden) aldın, üstlerinde gözetleyici yalnız sen oldun.” diyerek ilmi Allah’a havale ederken, Yine birçok ayeti kerimede Cenabı Hak peygamberimiz hakkında “Biz seni onlara bekçi göndermedik” “Deki; ben size ne fayda nede zarar vermeye muktedir değilim“ Manasında birçok ayet göndermişken, Dine birçok bidat ve şirk karıştıran bidat fırkaları ise veli kabul ettikleri kişilerin öldükten sonra gözükerek yardım edeceklerini iddia etmekteler.
Yine peygamber efendimiz vefatından sonra kendi ashabının bile neler yapıp ettiğini bilmediğini/bilemeyeceğini bizlere bildirmektedir:
Resulullah (sav) şöyle buyuruyor: ‘Ben havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler yükseltilip (gösterilecek) . O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen geri çekilecekler. ‘Ey Rabbim! Bunlar benim ashabım! ‘ derim. Ama bana: ‘Senden sonra bunların ne bidatler yaptıklarını sen bilmezsin! ‘ denilir. Ben de: ‘Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten uzak olsun! ‘ derim.’ (Buhari Müslim)
Burada şu hususu da izah edelim ki, Allah (c.c) kendi Salih kullarına bu dünyada gönderilen selam ve rahmet dualarını melekler vasıtasıyla ulaştırır. Çünkü bu onlara memnuniyet verecektir. Öte yandan suçlulara da bu dünyadan gönderilen lanet ve bedduaları ulaştırır. Mesela bir hadise göre, Bedir Savaşı’nda kâfir olan ölülere Peygamber’in (s.a) gönderdiği lanet onlara duyurulmuş ve bu onların eziyetini artırmıştı. O, hiçbir şekilde kendi salih kulları için üzüntü verecek, kâfir ve mücrimlere memnuniyet verecek bir haberi onlara ulaştırmaz. Böylece ’sem’i mevta’ (ölülerin işitmesi) konusuna bir açıklık getirilmiş olmaktadır.
Bu ayet ve hadisler peygamber bile olsa vefat etmiş olanların duyamayacaklarını, yardım edemeyeceklerini bildirerek genel kuralı koymaktadır. Ancak Fatır suresi 14. ve 22. ayetler ile Hz. Peygamberin bedirde ölmüş olan müşriklerin cesetlerine seslendiği hadiste ölülerin bazı istisnalar dışında duyabileceklerini bize haber vermektedir. Bu istisnalarda şunlar olabilir. Getirilen salât ve selamları Hz. Peygambere melekler ulaştırır,
Bir ölünün kabrine vararak ona selam verince kabri başında, Yeni vefat etmiş bir ölünün ruhunun henüz sorgu suale çekilmediği ve berzah denilen bir başka âleme henüz götürülmediği için bu esnada bazı şeyleri duyabilir, hatta mezara konulunca kendisini kabre koyanların ayak seslerini bile duyabilir. Daha sonra kabirde sorgu sual den sonra o ruh berzah âleminde ya cennet bahçelerinden bir bahçeye veya cehennem çukurlarından bir çukura görülünce bu âlemden bağları tamamen kopmuş olur. Belki kabirlerine varınca verilen selamı duyarlar veya verilen selam melekler tarafından ulaştırılır. Ama istisnasız asla ve asla peygamber bile olmuş olsa vefat eden bütün mevtalar hayattakilere cevap veremezler ve yardımda edemezler. Bunun aksini iddia edenleri Cenabı Allah sapıklıkla itham etmektedir.
Allah’ın berisinde Kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek olana dua edenden daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların duasından habersizdirler. (Ahkâf Suresi: 5)
Eğer onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları sana hiç kimse, hakkıyla haberdar olan (Allah) gibi haber veremez.” (Fatır Suresi:14)
“
…Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler…”
Dirilerle ölüler bir olmaz. Doğrusu Allah dilediği kişiye işittirir. Ama sen kabirlerdekilere işittirecek değilsin.’ (Fatır; 22)
Bazıları Allah yolunda şehit olanların diri olduğunu bu nedenle onların duyduklarını ve zuhur ederek yardım ettiklerini iddia ederler. Oysa bu konuda oların anladığı gibi değildir bu konudaki Ayet ve hadisleri nakledersek mesele anlaşılmış olacaktır:
Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Cennete giren hiç kimse, dünyaya geri dönmek istemez. Yeryüzünde bulunan her şey orada da vardır. Ancak şehîd, şehîdlik mertebesinin yüksekliğini gördüğü için, dünyaya on kere dönüp, her seferinde öldürülüp şehîd düşmeyi isteyecektir.’ (Buhârî.)
Ubâde b. Samit (r.a) ’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Yeryüzünde hiçbir insan eğer Allah katında hayırlara nail olup Cennete girmeye hak kazanmışsa, dünya ve içindekiler kendisine verilse bile tekrar sizin yanınıza dönmek istemez ancak şehit böyle değildir, o tekrar diriltilip yeniden şehit olmak ister.” (Müsned: 21686)
Enes (r.a) ’ten rivayete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Şehit olarak Cennete girenlerden biri Allah’ın huzuruna getirilir de Allah ona: “Ey Âdemoğlu, yerini nasıl buldun? ” diye sorar. O adam: “Ey Rabbim! Yerim yerlerin en hayırlısıdır” diye cevap verir. Bunun üzerine Allah şöyle der: “Benden ne istersen iste” buyurur. O kimse de: “Şehitliğin üstünlüğünü görüp bildiği için beni dünyaya tekrar dünyaya döndürmeni ve senin yolunda on kere şehit olmayı isterim” der.” (Buhârî, Cihad ve Siyer: 22; Tirmizî, Fedailül Cihad: 22)
Ancak şehitlerin dünyaya geri dönme isteği Allah’u Teala tarafından kabul edilmiyor.
İbn Abbas(r.a.) ‘dan demiştir ki: Rasülullah (s.a.) , şöyle buyurdu; ‘Uhud’da kardeşlerinize (şehidlik) isabet edince Allah onların ruhlarını yeşil kuşların içine yerleştirdi. (Bu ruhlar yeşil kuş suretindeki taşıyıcılarına binerek) cennet nehirlerine uğrar meyvelerinden yerler (sonra) , arşın gölgesinde asılı olan altından kandillere dönerler. (Şehidler) Yediklerinin, içtiklerinin ve kaldıklara yerin güzelliğini görünce, ‘Bizim cennette diri olup da (Şahadetten dolayı cennet nimetleriyle) rızıklandırıldığımızı, cihada yönelmeleri ve harb-den korkup kaçmamaları için (dünyada bulunan) kardeşlerimize iletecek kim var? Derler. (Bunu üzerine) Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah; ‘(bunu) sizden onlara ben eriştireceğim’ buyuracak.
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri Katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.” (Ali İmran Suresi: 169) (mealindeki) ayet-i kerimeyi sonuna kadar indirdi. (Müslim, imâre 121; Tirmizi, tefsir sûre III, 19; Fedai]’iil-cihâd 13; tbn Mâce, cenâiz 4; Darimi, cihâd 18; İbn Mace, cihad 16; Ahmed b. Hanbel, I, 266; VI, 386.)
Bu ayet ve Hadislerden anlaşılıyor ki: Şehitlerin dünyaya geri dönme arzularının kabul edilmediği anlaşılıyor. Diri oldukları söylenen şehitlerin Ruhlarının Rableri katında (cennet bahçelerinde) diri olduklarını anlıyoruz. Yine şu hususta anlaşılıyor ki diğer ölüler gibi şehitlerin ölmüş olan bedenleri zaten dünyada şehitlerin ruhları dünyaya geri gönderilmiyor.
Yine vefat edenlerin geri döndürülmeyeceğini şu ayeti kerime bize haber vermektedir.
Ki, geride bıraktığım (dünya) da Salih amellerde bulunayım.’ Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip-kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Müminun Suresi: 100)
İşte bu ayeti kerime ister mümin olsun ister kâfir istisnasız herkesin bir daha Dünya hayatına dönemeyeceğine dair kat’i bir nasstır. Çünkü oraya varıp da amellerinden nâdim olmayacak bir kul yoktur. Müminler daha çok amel etmek, kâfirler ise iman etmek için nâdim olacaklardır.
Ölülerin duyduklarını, cevap verdiklerini, yardım ettiklerini iddia edenler ise uydurma hadislerle ancak delil getirmeye çalışırlar. Bu konuda şu uydurma hadisi kendilerine delil getirirler:
“İşlerinizde güçlükle karşılaştığınız, kararsız olduğunuz zaman, kabir ehlinden yardım isteyiniz” haberini, uydurarak kendilerini meşru göstermeye çalışmışlardır. Oysa bu haber ne senet ve ne de metin yönünden asla sahih değil, bilakis uydurma bir haberdir. Güvenilir hadis kitaplarının hiç birinde bu haber geçmemektedir.
Şeyhu’l İslam İbni Teymiyye yukarıda zikretmiş olduğumuz hadis hakkında şunları söylemiştir: “ Hadis ilmine vakıf insanların icmaına göre bu hadis Peygamber (s.a.v.) ‘e iftira yoluyla uydurulmuş yalan bir hadistir. Âlimler den hiç kimse böyle bir şey rivayet etmemiştir, güvenilir hadis kitaplarında da böyle bir şey yoktur”
Ölülerin yardım etmesine delil gösterilen bir başka zayıf ve uydurma hadiste şudur. “ Sizden biriniz, kimsenin bulunmadığı bir yerde bir şeyini kaybeder veya birinden yardım isterse şöyle dua etsin: “Ey Allah’ın kulları, bana yardım edin, Ey Allah’ın kulları bana yardım edin, Ey Allah’ın kulları bana yol gösterin.” Allah’ın öyle kulları vardır ki onları göremeyiz.”
Bu hadisler dayanaktan yoksun uydurma hadislerdir. Bu hadislerle âlimlerimiz değil itikadi konulara delil olarak ileri sürmeleri bu hadislerle ameli konularda bile delil olmaz demişlerdir.
Oysa Allah’ın Resulu (s.a.v.) ümmetini irşat ederek sahih bir hadis de şöyle buyurmuştur; “Bir şey istediğin zaman Allah’tan iste yardım dilediğin zaman Allah’tan dile” (Tirmiz,Sıfatu’l kıyame,) buyurmuştur.
Buraya kadar naklettiğimiz delillerden vefat etmiş olan Peygamberlerin, velilerin ve şehitlerin hayatta olanlara asla cevap veremedikleri, yardım edemedikleri, ruh veya beden olarak geri dönüp zuhur edemediklerini anladık.
Bundan sonra şu iddia edebilirler “Madem peygamberler, veliler ve şehitler öldükten sonra zuhur edip yardım edemiyorlar bize gözüken ve bizlere yardım eden bu varlıklar Hızır veya İlyas mıdır? Diye sorulacak olursa buna da şu şekilde cevap verilir;
Hz. Musa zamanında yaşamış olan Hızır’ın sağ olduğunu, hatta zor durumda kalanların imdadına yetiştiğini iddia ederler. Hızır’ın yaşadığına delil olarak ise sadece bazı kişilerin Hızır’la olan maceralarını ve hikâyelerini onun yaşadığının delili olarak belirtmişlerdir.
Ehlisünnet âlimlerinin hiçbirisi Hızır’ın hayatta olduğunu iddia etmemiştir. Hızır’ın hayatta olduğuna dair Kuran’da, Sünnet de bir delil bulunmamaktadır. Yine bu ümmetin en hayırlı nesli olan sahabe, tabiin ve tebai’t-tabiin den hiçbir kimsede Hızır’ın hayatta olduğunu iddia etmemişlerdir.
Hızır’ın yaşadığını iddia etmek akla, mantığa, gerçeğe, ilme ve İslâm’a uygun değildir. Bu tamamen uydurulan bir hurafedir. İnsanlar tabii kurallara göre doğarlar yaşarla ve ölürler. Hızır bir insan olduğuna göre onun bu kural ve kanunların dışında olması düşünülemez.
Hızır’ın yaşamakta olduğuna dair nakledilen rivayetler ise uydurma veya zayıf hadislerdir. Hiçbir şekilde sahih değildir. O hâlde, zannî bilgilerle ve zayıf rivayetlerle kesin ve açık olan nakli ve aklî hükümlerin karşısına çıkmak nakli de aklı da bilmemek olur.
Yüce Allah’ın, ‘Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık’ (Enbiyâ, 34) ayeti kerimesi Hızır ve İlyas’ın yaşayanlar arasında olmadıklarının delillerindendir.
Allah Resulü vefatına yakın bir zamanda şöyle buyuruyor: ‘Bu gecenizi görüyorsunuz ya, işte bu gecenizden itibaren yüz seneye kadar (bugün) yeryüzünde olanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır.’ (Buharî, İlim, 42/57.) Hızır hayatta olmuş olsa bile bu sahih hadise göre vefat etmiş olması gerekirdi. İslam âlimlerinin gözbebeği olan İmam Buhari’ye bu konu sorulduğu zaman yukarıda rivayet etmiş olduğu hadis ile cevap vermiştir. Yani İmam Buhari bile Hızır’ın hayatta olduğu söylemine karşı çıkmıştır.
M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadîsler adlı kitabında Hızır ve İlyas’ın hayatlarından bahseden hadislerin mevzu (uydurma) olduğunu söyler.
Yusuf el-Kardavî de şöyle demiştir:
Bazı insanlar Hz. Hızır’ın, Hz. Musa’dan sonra Hz. İsa zamanına kadar, sonra da Hz. Muhammed (s.a.v.) ’in zamanına kadar yaşadığını, günümüze dek yaşamakta olduğunu, kıyamete değin de yaşayacağını söylemektedirler. Falan kimseyle karşılaştığına, falan kimseye hırka giydirdiğine ve falanca kimseye söz verdiğine dair bazı hikâyeler, kıssa ve rivayetler uydururlar, hatta Cenab-ı Allah’ın onu yetkili bir görevli olarak yeryüzüne indirmiş olduğuna dair efsaneler düzerler.
Bunların zannettikleri gibi Hızır (a.s.) ’ın sağ ve mevcut olduğuna delâlet eden kesin deliller yoktur. Tam bunun tersi istikamette olan deliller vardır. Hızır’ın sağ olmadığına dair Kur’an’dan, Sünnetten, akıldan ve muhakkik âlimlerin ettikleri icmadan deliller vardır.
İbrahim el-Harbî’ye Hızır (a.s.) ’ın hâlen hayatta olup olmadığını sorduklarında, İbrahim şu cevabı vermişti: ‘Halk arasında karşılaşılan bu şahıs, şeytandan başkası olamaz.’ İbrahim el-Harbî ile Buharî dışındaki birçok imam da kendilerine bu konuda soru sorulduğunda, Kur’an-ı Kerim’den şu ayeti cevap olarak okumuşlardır: ‘Biz, senden önce hiçbir insana ebedîlik vermedik. Şimdi sen vefat edersen, onlar ebedî mi kalacaklar? ‘ (Enbiyâ, 34)
İbn Teymiye de bu konuda şöyle demektedir: Ashap arasında, kendisine Hızır (a.s.) ’ın geldiğini iddia eden kimse çıkmamıştır. Çünkü Hz. Musa’nın çağdaşı olan Hızır, vefat etmiştir. Birçok kimseye gelip görünen Hızır, ancak ve ancak ya insan suretine girmiş bir cin (şeytan) ya da yalancı bir insandır; ‘Ben Hızır’ım’ dediğine göre bir melek olması da caiz değildir. Çünkü melekler yalan söylemezler. Yalanı sadece insanlar ve cinler söyler. Şahsen ben, burada anlatması uzun sürecek ‘Ben Hızır’ım’ diye kendilerine cinlerin geldiği bazı kimseleri tanıyorum. Şüphesiz sahabe, üzerlerinde böyle bir teşevvüşün cereyanına imkân bırakmayacak tarzda bilgi sahibi idi.
Bazı insanlar uyanıkken bir şeyler gördükleri inkâr edilemez ancak bu görülen varlıklar vefat etmiş olan Peygamber, veli, Hızır veya şehit değildir. Bu görülen varlılar insan suretine girmiş melekler veya cinler(şeytanlar) dır. Birçok ayet ve sahih hadis de meleklerin ve şeytanların insan suretine girip uykuda ve uyanıkken sahabeye göründüğünü hatta bedir harbinde Müslümanların ve Müşriklerin de melekleri gördükleri ve Hz. Peygamberin de bunların melekler olduğunu tasdik ettiğini ve birçok sahabenin yine uyanıkken melekleri ve şeytanları insan suretinde gördükleri sahih hadislerde haber verilmektedir. Bu konuyu iyice anlamamız için Yazımızın bu bölümünde Şeytanların vasıflarını kısaca anlatma çalışacağız.
Şeytanlar; Dumansız ateşten yaratılan cinlerin Müslüman olmayıp kâfir olanlarıdır. Şeytanlar Cehenneme davet ederler, günahları güzel gösterirler. Yapanı helak eden günahları islemeye çağırırlar. Cehenneme çağıran davetçilerin en azılısı, Allah Teâlâ’ya en çok düşman olan nefislerin en kötüsü ve en pis olanı İblis’tir. Allah ona lanet etsin. Bizleri ve tüm Müslümanları ondan ve onun zürriyetinden korusun. Allah; itaat edenle isyan eden bilinsin, ceza ve sevap verilecekler ortaya çıksın diye onunla imtihan etmiştir. Bunun için iblisi iyi tanımamız neleri yapabileceği neleri yapamayacağını bilmemiz gerekir.
Andolsun ki İblis, onlar hakkındaki tahminini doğruya çıkardı. İnanan bir zümrenin dışında hepsi ona uydular. Hâlbuki şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak ahrete inananı şüphe içinde kalandan ayırt edip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik) . Rabbin gerçekten her şeyi koruyandır. (Sebe Suresi: 20-21)
O, insana karşı duyduğu kin ve kıskançlığı nedeniyle ümmetin fertlerine karşı amansız bir savaş ilan etmiştir. Yolları başında pusu kurup onları aldatmak için Allah’tan izin istemiş ve birtakım hikmetlere binaen bu izin kendisine verilmiştir.
(İblis) , ‘Ey Rabbim! Öyle ise (varlıkların) tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver’ dedi. (Allah da) ‘O halde sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin’ dedi. (İblis) dedi ki; Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! ‘ (Hicir Suresi: 36-39.)
Şeytan İnsanları nasıl saptırır;
Kötülükleri emreder,
Sapık yollarda davetini yayar,
Batıl yolları ve amelleri insanlara süslü gösterir,
Çekişmeyi ve Allah hakkında bilgisizce konuşmayı emreder,
Müslümanların arasını bozmaya çalışır,
Fakirlikle korkutur,
Öfkeye sevk edip tahrik eder.
Kâfirleri günahlara teşvik edip kışkırtır.
İsimleri çarpıtır,
Kalplere vahiy (ilham) eder,
Kalplere çirkin düşünceler atar, batıl fikirleri akla getirir.
Allah’ın yarattığının değiştirilmesini ister,
Namazda safta bulduğu boşluğa girer,
Kötü rüya gösterir,
Sabah namazının kılınmamasına çabalar,
Halvetteki kadın ve erkeğin yanındadır,
Besmelesiz yemeğe ortak olur,
Kaylûle (öğle) uykusu yapmaz,
İnsanoğluna sürekli zarar vermeye çalışır,
Ölüm anında fesat yayar,
Akşam üzeri ile yatsının ilk anında yayılırlar,
Kızgınlık sırasında gelir,
Savurganların kardeşidir,
Namaz esnasında mümin kula sokulur,
Alış verişini, yemesini, içmesini sol eliyle yapar.
Cemaatle namaz kılmayanlara galip gelmiştir,
İnsanlar görmedikleri halde onlar insanları görüp takip ederler,
Çeşitli suretlere girerek zuhur ederler (gözükürler) ,
Oysa Şeytan;
Şeytanın hilesi zayıftır.
Âyete’l- Kûrsî’yi okuyan kimseye yaklaşamaz,
Ezanla birlikte kaçar,
Cemaatten kaçar,
Ramazan da zincire vurulur,
Gerçek bir tövbeye karşı çaresizdir,
İhlâslı kimselere zararı dokunmaz.
Şeytanın ameli, iman ve Allah’a sarılma ile yok olur ve erir gider. Allah Teâlâ söyle buyurur: Şüphe yok ki şeytanin hilesi zayıftır. (Nisa/76)
Allah, bu düşman hakkında söyle buyurur: Gerçek su ki; iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hâkimiyeti yoktur. Onun hâkimiyeti ancak onu dost edinenlere ve onu Allah’a ortak koşanlaradır. (Nahl Suresi: 99-100)
Allah’a tevekkül eden müminler karşısında hiçbir gücü ve kudreti yoktur. Bu açık düşmanın varlığına inanır, etkisini biliriz. Kötülüğünün sonuçlarını da açıkça görürüz. Allah bizleri ve tüm Müslümanları ondan korusun.
Bu düşman, her hayırlı yolun başına ondan geri çevirmek için oturmuştur. Hayır, yolunun tersine davet eder. Allah Teâlâ söyle buyurur: İblis dedi ki: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.’ (Araf Suresi: 16-17)
Ancak Allah Teâlâ’ya sarılarak İblis’in kötülüğünü defedebilir ve hilelerini boşa çıkarabiliriz. Saptırmasından ve fesadından kurtulabiliriz. Allah azze ve celle şöyle
Buyurur: Her kim Allah’a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir. (Âl-i İmran Suresi: 101) Şeytandan kurtuluş; Kur’an ve Sünnet ile amel etmekle, insanları buna çağırmakla olur.
İblis, âdemoğlunu her türlü kötülüğe çağırır. Hiç birini küçümsemeden her hayır yolunun önüne geçer. Âdemoğlunu ilk çağırdığı şey küfürdür. O, bu daveti kabul ederse iplerini şeytana teslim etmiş olur. Şeytan da onu, dünya ve ahrette her türlü kötülüğe ve helake sürükler. Onun küfre davetini kabul etmezse bid’ata çağırır. Çünkü çoğunlukla bid’at sahibi bid’atından dönmez. Çünkü o bid’ati din olarak görür ve şeytan bununla sevinir. Buna da gücü yetmezse onu büyük günahları işlemeye çağırır. Büyük günahlara da çağıramazsa, küçük günahlarda ısrar etmeye davet eder. Buna da gücü yetmezse; onu, müstehapları terk ederek mubahlarla uğraşmaya, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaya çağırır. Şüphesiz şeytan, nefsi gözetler ve onun isteklerine bakar. Ona, meylettiği yönden ve sevdiği açıdan yaklaşır. Nefsin rağbet ettiği ve istediği yönden ona kötülük kapıları açar.
Şeytan insanları saptırmak için ayrıca zuhur ederek çeşitli suretlerde insanlara gözükebilir. Böylelikle insanları saptırır. Hatta batıl telkinlerinin içinde birtakım doğruları da karıştırabilir. Ebu Hureyre den nakledilen şu hadis bunun delilidir.
Ebu Hureyre’nin Şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah (s.a.v.) beni Bir gece Ramazan zekâtını korumakla görevlendirmişti. Birisi geldi. Sadaka Hurmasından avuçlamağa başladı. Bunu yakaladım ve: “Seni elbette Resûlullah (s.a.v.) ‘a
Götüreceğim”, dedim. O da: “Ben muhtacım, üzerimde de bana son derece muhtaç ailem vardır”, dedi.
Ben de onu salıverdim. Sabahleyin Nebi (s.a.v.) : “Ey Ebu Hüreyre! Dün gece esirin ne yaptı? ” Buyurdu. Ben de: “Ya Resûlallah! İhtiyacının şiddetinden, ailesinin kesretinden şikâyet etti. Ben de ona merhamet edip salıverdim,” dedim.
Resûl-i Ekrem: “Fakat o sana yalan söylemiştir, yakında yine gelir”, buyurdu. Resûlullah (s.a.v.) yakında yine gelir, buyurduğu için bunun geleceğini biliyordum da ona intizâr etmiştim. Yine geldi ve hurmadan avuçlamağa başladı. “Bunu yakaladım ve seni elbette Resûlullah (s.a.v.) ‘a götürürüm! Dedim. O: beni bırak! Ben
Muhtacım, üzerimde büyük bir aile (yükü) vardır. Bir daha gelmem,” dedi. Ben de merhamet edip salıverdim. Sabaha eriştiğimde Nebi(s.a.v.) bana: “Ey Ebû Hüreyre! Dün gece esirin ne işledi? ” Buyurdu. Ben de: “Yâ Resûla’llah! Şiddetli ihtiyâcından ve
Ailesinin kesretinden şikâyet etti. Ben de salıverdim,” Dedim. Resul-i Ekrem: “Fakat o, sana yalan söylemiştir, yakında yine gelir,” Buyurdu.
Üçüncü (defa) da onu murakabe ettim. Yine geldi ve hurmadan avuçlamağa başladı. Bunu yine yakaladım ve: (Bu defa) seni
“Muhakkak Resûlulah’a (s.a.v.) götürürüm. Artık bu, üç defanın sonudur. Sen, bir daha gelmem dersin, sonra yine gelirsin.” Dedim. O: “Beni bırak! Sana ben birtakım kelimeler öğreteyim ki, bu kelimeler sebebiyle Allah sana hayr-ü bereket ihsan eder,”
Dedi. Ben: “Bu kelimeler nasıl şeydir? ” Diye sordum. O da: “Yatağına (uyumağa) girdiğinde Âyetü’l-Kürsî’yi, ayetini bitirinceye kadar Oku! Sabaha kadar üzerinde Allah tarafından (memur) bir muhafız (bulunur) , hiç ayrılmaz; sana şeytan da yaklaşamaz,” Dedi.
Ben de Onu salıverdim. Sabahleyin Resûlullah (s.a.v.) bana: “Dün gece esirin ne yaptı? ” Dedi. Ben de: “Ya Resûlallah! Bu Esir bana: birtakım kelimeler öğreteceğini, bunların hürmetine Allah bana hayır ve menfaat ihsan edeceğini vaat etti. Ben de
Salıverdim,” Dedim. Resûlullah: “Bu kelimeler nasıl şeydir? ” Buyurdu. Ben de: “Yatağına girdiğinde Âyetü’l-Kürsî’yi bitirinceye kadar oku.”
Yine bana o: “Üzerinde sabaha kadar Allah’dan (memur) bir muhafız bulunur, asla ayrılmaz; sana şeytan da yaklaşamaz,” Dedi, diye cevap verdim. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.) : “Bu (esir) çok yalancı olduğu halde (nasılsa) sana doğru söylemiş. Ey Ebû Hüreyre! Üç gecedir seninle görüşen kimdir, bilimisin? Buyurdu. Ben de: “Hayır, dedim.” Resûlullah: “İşte o (insan suretinde) bir şeytandır, buyurdu.” (Buhari)
Bu hadisten çıkarılabilecek birçok hüküm vardır. Konumuzla alakalı olarak şeytanın üç gece üst üste insan suretine girerek bir sahabeyle konuşması yalan söylemesi en sonunda da doğru bir şeyler söylemesi (Doruluğunu Rasullah (s.a.v.) tasdik ediyor) . Buradan da şu anlaşılıyor ki: Şeytanlar (cinler) çeşitli suretlere girerek zuhur ederler çoğunlukla yalan söylerler bazen de muhataplarına doğrularda söylerler.
Şeytanların çeşitli suretlerde zuhur edeceklerini bildiren birçok sahih hadis vardır. Bu hadislerden birkaç tanesini nakledelim:
Esma Binti Yezid el Ensariye Radıyallahu anha hadisinde: Nebi (s.a.v.) buyurmuştur ki; ‘… Üçüncü yılda sema bütün yağmurunu tutar, yeryüzü de hiçbir nebatını bitirmez, hayvanlardan bütün tırnaklılar ve azı dişli (geviş getirenler) helak olur. (Deccal) bu fitnenin şiddetlendiği anda bir bedeviye gelir ve derki; ‘ Sana deveni diriltirsem benim rabbin olduğumu bilir misin’ Adam da; ‘Evet’ der. Şeytan da onun devesi gibi şekle girer, sütü daha bol, hörgücü daha büyük bir şeklide görünür. Daha sonra babası ve kardeşi ölmüş bir adama gelir ve der ki; ‘Sana babanı ve kardeşini dirilttiğimi görürsen, Rabbin olduğumu bilir misin? ‘ o da ‘evet’ der. Bunun üzerine şeytan babasının ve kardeşinin benzeri kılıklarda görünür’
Cabir radıyallahu anh’dan gelen merfu hadiste; ‘Allah, Deccal’ın yanında insanlara konuşan şeytanlar gönderir’ buyruluyor.
İbni Teymiye der ki; ‘Arap müşrikleri, Hind, Türk, Yunan ve başka milletlerden olan müşrik sınıflarında yer alanlar, ilim, zühd ve ibadet konusunda ne kadar gayret gösterseler de, peygamberlere ve onun getirdiklerine iman etmedikçe, emirlerine itaat etmedikçe, verdiği haberleri tasdiklemedikçe mümin değillerdir, Allah’ın dostları değillerdir. Onlar ancak şeytanın yakınlarıdırlar. Şeytanlar onlara nüzul ederek bazı insanların işlerinden haber verirler ve sihir cinsinden harikalar ile bazı tasarruflarda bulunurlar. Onlar, kendilerine şeytanların nüzul ettiği kâhinler ve sihirbazlardandırlar.
Şeytanın nüzul ettiğinin, vahiy ettiğinin delillerinden biride şu ayettir: Allah Teâlâ Buyurur ki; ‘Şeytanların kime nüzul edeceğini haber vereyim mi? Onlar iftiraya düşkün, çok günahkâr olan herkesin üzerine nüzul ederler. (Onlar da) Şeytana kulak verirler, bunların çoğu da yalancıdır’ (Şuara Suresi: 221-223)
Bu kimseler gece gündüz zühd ve ibadetle uğraşsalar, ancak Kuran’da zikredilenlere tâbi olmasalar ancak şeytan evliyasıdırlar. Havada uçsalar da, su üzerinde yürüseler de onları taşıyanlar şeytanlardır.
Naklettiğimiz bu ayet ve hadislerden şu anlaşılmaktadır. Cinlerden olan iblis/şeytan ve onun fırkası olan şeytanlar insanları saptırmak için birçok vasfa sahip oldukları gibi ayrıca çeşitli suretlerde zuhur ederek insanlara gözükürler. Kâfir ve münafıkları daha çok soldan yaklaşarak saptıran şeytanlar, Müslümanları ise daha çok sağdan (Din kisvesi altında) yaklaşarak saptırmaktadırlar. Naklettiğimiz bu hakikatleri bilmeyen cahiller çeşitli suretlerde zuhur eden şeytanları Peygamber, Hızır, Veli veya Şehit olduğunu sanarak onların yaptığı telkinlere aldanarak sapıtmaktalar. Şeytanlar bu suretle bu cahilleri daha çok sağdan yanaşmak suretiyle saptırmaktadır. Şu ayeti Kerime bu hakikati çok güzel bir şekilde açıklıyor: İblis dedi ki: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.’ (Araf Suresi: 16-17)
Yine Melekler Allah’ın izniyle zuhur ederek çeşitli suretlerde insanlara gözükürler. Fertlerin sıkıntılarının halline yardım ederler, Savaşlarda yine Müslümanlara yardım ederler. Sahabe zamanında Bedir savaşında ve daha birçok yerde yardım ettikleri gibi Müslümanlara kıyamete kadar Allah’ın izniyle yardım edeceklerdir.
Sizler zayıf bir durumda, iken Allah Bedir’de size yardım etti (zafer verdi) … O vakit müminlere şöyle diyordun: “Rabbinizin üç bin melek indirmekle size yardımda bulunması size yetmez mi? Evet (yeter). Eğer siz sabreder ve korunursanız, onlar da birden üzerinize gelecek olurlarsa, Rabbiniz size beş bin nişan sahibi melekle imdat edecektir” (Al-i İmran Suresi:, 123-125)
Ayette ifade edildiği üzere, meleklerin imdada gelmesi, müminlere bir müjde olması ve kalplerinin sükûnet bulması içindir. Yoksa yardım Allah’tandır, zafer O’ndandır.
Yine birçok sahih hadiste Allah’ın izni ile meleklerin savaşlarda veya fertlerin sıkıntılı hallerine Müslümanlara yaptıkları yardımlar anlatılır;
Rasûlullâh (s.a.v.) Bedir günü: “İşte Cebrâîl! Atının başından tutmuş, üzerinde de savaş teçhizatıyla (yardımınıza gelmiş durumda)!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 11)
Ebû Dâvûd el-Mâzinî şöyle der: “Bedir gününde, müşriklerden bir adamı vurup öldüreyim diye takip ettim. Kılıcım daha ona dokunmadan başının yere düştüğünü gördüm! Anladım ki onu benden başkası (yani bir melek) öldürdü!” (Ahmed, V, 450)
Bu hadislerde sahabe bu yardımların melekler vasıtasıyla olduğunun şuurunda idiler, Ancak günümüzdeki Kur’an ve sünnet ilminden uzak bidat ve hurafelerle zihinleri karıştırılmış olan asrımız insanları ise bunları vefat etmiş olan peygamber, veli, şehit veya Hızır olduğunu zan etmekteler.
Hz. Peygamber vefat ettikten sonra ashabının başına birçok sıkıntı, ihtilaf gelmiştir. Eğer bidat ehlinin iddiaları doğru olsaydı Hz. Peygamber vefatından sonra zuhur ederek sahabesine yol gösterip yardım ederdi, Müslümanların ihtilaflarına hakem olurdu. Ancak hiçbir zaman Hz. Peygamber vefatından sonra zuhur etmemiştir sahabesine yol gösterip yardım etmemiştir. Müslümanların arasında hakemde olmamıştır. ancak.
Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat ettikten sonra Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali şehit edildiler birçok fitneye sıkıntıya maruz kaldılar, Peygamberin torunları ehlibeyt Kerbela da katledildiler. İslam orduları birçok sıkıntıya maruz kaldı. Hz. Ebu Bekir ile Hz. Fatıma arasındaki anlaşmazlık, Hz. Aişe’nin Cemel gününe çıkması ve birçok istenmeyen hadiselerin içine girdi birçok Müslüman’ın kanı döküldü, Hz. Hasan’ın şehit edilmesi, Hz. Hüseyin ve 70 civarında ehlibeytin Kerbela da şehit edilmesi. İslam ordularının birbirleriyle savaştılar birçok Müslüman’ın şehit olması. Bütün bu olaylarda vefat etmiş olan peygamberin zuhur ederek sahabeye hakem olduğu, sıkıntılı durumlarda yol gösterip yardım ettiğini sahabe veya tabiinden bize asla nakledilmemiştir. Hz. Peygamber Vefat etmeden önce ümmetine miras ve uyacakları Kur’an ve Sahih Sünnetini bırakmıştır.
Sonuç olarak; Peygamberler, Veliler, Şehitler vefat ettikten sonra asla dünyaya geri gönderilmezler, zuhur ederek insanlara gözükmezler, asla hayatta olanlara yol gösterip yardım edemezler.
Sonradan ortaya çıkan bidat fırkaları ise sahabenin aksine birçok ihtilafta, sıkıntılı durumda peygamberin, Hızır’ın ve Velilerin zuhur ettiklerini ve kendilerine yol gösterip yardım ettiklerini iddia etmekteler;
Bir Osmanlı padişahının –Bu olay ne kadar doğrudur burası meçhul ama-Mısır çölünü geçerken Peygamberin zuhur ettiğini söyleyerek kendilerine yol gösterdiğini yardım ettiğini iddia etmesi, Bir Nakşî şeyhinin Kendisine Peygamberin zuhur ettiğini ve Kur’an ı tefsir yapmasını söylediğini iddia ederek Ruhul Furkan tefsirini yazmaya başladığını söylemesi Oysa bu tefsirin içinde birçok bidat ve hurafe bulunmaktadır, Birçok tarikat şeyhinin yanından Peygamberin hiç ayrılmadığını iddia etmeleri, Çoban iken kendisinin Hızır’dan ders aldığını söyleyerek ilim tahsil ettiğini iddia edenler, Velilerle türbeleri başında konuştuklarını söyleyenler, Misketleri/cevizleri kaybolduğunda bulmak için ölmüş olan mevtalardan yardım dileyenler, Kaybolunca ölülerden yardım dileyerek adres soranlar, Hilalin görünüp görünmediğini ölülere sorup öğrenenler, Memleket işgal edilince Türbelerden/ölülerden yardın dileyenler, Türbelerden/ölülerden rahmet/hidayet/nur/feyiz/kısmet bekleyenler… Ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz efsaneler. Bu insanlar ancak hakkı batıla karıştırmış şeytanların oyuncağı olmuş kişilerdir. Biz sözü daha fazla uzatmadan yazımızı şu ayetlerle sonlandırıyoruz.
İnsanlardan bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışmaya giren ve her inatçı şeytana uyan bir takım kimseler vardır (Hac Suresi: 3)
Ey Âdemoğulları! Size ‘Şeytana ibadet etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır. Ve bana kulluk edin, doğru yol budur’ demedim mi? (Yasin Suresi: 61)
“Kim doğru yolu bulursa, o doğru yolu ancak kendi faydasına bulmuş olur. Kim de sapıklık ederse o da yalnız kendi aleyhine sapmış olur.” (İsra Suresi: 15)
Müminlerin -aralarında hükmetmek üzere Allah’ın Resulü’ne davet olundukları vakit- sözü ancak, ‘Dinledik, itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl muratlarına erenler bunlardır. (Nur Suresi: 51)
Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akledenlerin ta kendisidir.’ (Zümer Suresi: 18)
505 546 86 50
Veysel-akpinar@hotmail.com
Allah’ın selamı hidayete tabi olanlara olsun.
Veysel AKPINAR
Not: Çok değerli Hocam Seyit KILIÇ Bey Bu çalışmamı gözden geçirerek çok önemli katkıda bulunmuştur. Bundan dolayı kendisine şükranlarımı arz ederim. Allah ilmini, amelini ve ihlâsını artırsın ve kendisinden razı olsun.
DİPNOT: (1)Tağut; Kelime manası; Arapça bir kelime olup “tağa” (haddini aştı) kökünden türemiştir ve “haddini aşan mahlûk” demektir.
Şer’i manası; Allah’ın koyduğu ölçüler dışında ölçüler koyan, insanı Allah’a ibadetten alıkoyan, Allah ve Resulüne tabi olmayı engelleyendir. Bu insi ve cinni şeytan, nefis, hayvan, ağaç, para, taş, kadın, mezar olabileceği gibi; Allah’ın hükümleri dışında hükümler koyan zalim bir diktatör, halkın seçtiği seçkin bir zümre, bir meclis, bir grup bilim adamı veya Allah’ın kitabın dan kaynaklanmayan adet, alışkanlık ve düşünce (ideoloji) de olabilir.














