İSLAM VE TEOKRASİ
Yazan: kiziroglu 29 Haziran 2008

BİRİNCİ BÖLÜM : DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİ
İKİNCİ BÖLÜM : KİTAB-I MUKADDES VE KUR´ANA GÖRE TEOKRASİ
1- KİTAB-I MUKADDES VE TEOKRASİ
————————————————-
ÖNSÖZ
Her şeyimizi Allah’a borçluyuz, kimse onun verdiğinden fazlasına sahip olamaz. “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” (Bakara 2/255) Buna her insan inanır ve inancını bir şekilde ifade eder.
Putlara tapanlar da buna inanır. Bunlar putları, Allah’a yakın saydıkları bir kısım ruhanilerin simgesi olarak görür ve onlara, kendilerini Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye taparlar. Ama bu inanç akla aykırıdır. Hayallere ve efsanelere dayanır. Doğruluğunu kanıtlayacak bir tek bilgi ve belge yoktur. Bu şirktir.
Günümüzde tanrıtanımaz diye adlandırılan ateistler de aslında Allah’a inanırlar. Adına ister Doğa, ister Gök Tanrı isterse ne denirse densin, bütün varlıkları yaratan ve evrenin tek hakimi olan Allah’ı inkar mümkün olmadığından tanrıtanımaz, babasını tanımazlık eden kişiye benzer. O, sıkışık zamanında nasıl babasını ararsa bu da dara düşünce Allah’a sığınır. Aslında bunlar, Allah’ın kendilerine her şey vermesini ama emir vermemesini isterler.
Bazı kimseler de Allah’ın emir vermesini kabul ederler. Ama onları sınıflara ayırır, kimini uygun bulur, kimini de uygun görmezler. Bunların durumu, Kur’anda yer alan şekliyle, Şeytan’ın durumuna benzer. Şeytan’ın o hale gelmesi, Allah’ın bir tek emrini uygun görmemesi ile başlamıştır. Yoksa o Allah’a, ahiret gününe ve inanılması gereken bir çok şeye inanır.
İnanç, insanın bütün ilişkilerini etkiler. İster özel alanda olsun, ister kamu alanında olsun, her yerde etkisini gösterir. Fakat insan bir inançta kalmayabilir. Ama inancı değişti diye yaşadığı bir toplumdan çıkıp bir başka topluma geçemez. Bu sebeple her toplum, değişik inanç sahiplerine katlanmaya hazır olmalıdır. Ulaşım ve haberleşmenin geliştiği, bir çok kimsenin doğup büyüdüğü topulumu terkedip başka yerlere göç ettiği çağımızda, kendimiz gibi inanmayanlara katlanmak, kaçınılmaz bir zorunluluk halini almıştır. Çünkü köyünden kentinden ayrılıp başka yerlere gidenler inançlarıyla birlikte gitmektedirler.
Mantıklı düşünen her insan, hiç kimseyi kendi gibi inanmaya zorlayamayacağını anlar ama insanların çoğu mantıklı hareket etmezler. Bu sebeple de inanç farklılıkları, düzinelerce probleme yol açar.
Toplumlara doğru görüşlerin egemen olması gerekir. Bu konuda doğru görüş, insanların inandıkları gibi yaşamalarına imkan vermektir. Ne yazık ki, etkili ve yetkili mevkide olanlar, doğruların değil, gücün egemen olmasına daha çok önem verirler. Bu da zulümlere ve haksızlıklara yol açar.
Doğruların yerine gücün egemen olmasını isteyenler, aslında insanların kendilerine köle olmasını istemiş olurlar. Onlardan kimi bu konuda maddi gücünü, kimi devlet gücünü, kimi de dini kullanır. Bu sebeple hürriyetler konusu, tarih boyunca insanlığın en önemli konusu olmuştur. Hürriyet mücadelesine soyunan nicelerinin, etkili ve yetkili bir konuma gelince kendinden başkasına hürriyet tanımadığı çokca görülen bir gerçektir.
İlahi dinler, inançlara baskı yapmayı kesinlikle reddederler. Peygamberler hep bunun mücadelesini vermişlerdir. Onlar insanı, insana köle olmaktan kurtarmaya ve Allah’tan başkasına köle olmamalarını sağlamaya çalışmışlardır. Bütün peygamberlerin ortak isteği, insanların Allah’tan başkasına ibadet etmemesidir. “İbadet” sözlükte kulluk ve kölelik, yani kayıtsız şartsız boyun eğme anlamına gelir. Allah’tan başkasına ibadet etmemek, ondan başka kimseye kayıtsız şartsız boyun eğmemek demektir. Ama dini, bir baskı aracı olarak kullanmak isteyenler, öncelikle onu, peygamberlerin gösterdiği çizgiden saptırıp tanınmaz hale getirmek zorunda kalmışlardır.
Bunlar dini, kişisel olmaktan çıkarıp kurumsal hale getirmişler, insanları dine kabul ve dinden çıkarma işlemlerini törene bağlayarak inançları da kendi emirleri altına sokmuşlardır. Bir yandan da bu kurum sayesinde devlete hakim olma ve Allah adına devleti yönetme imkanına kavuşmuşlardır.
Yönetime Allah adına el koyunca devletin bütün nimetlerinden yararlanmış ama verdikleri ekonomik ve sosyal sıkıntılardan, yaptıkları zulüm ve baskılardan Allah’ı sorumlu tutmuşlardır.
Kimse Allah’a hesap soramayacağından kendileri sorumsuz bir mevkide bulunmuşlardır. İşte bu teokrasidir. Buna uygun teşkilatlanma hırıstiyanlarda vardır. Teokrasi, devletin kilisenin emrine girmesinin adıdır. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Onun için teokrasiye karşı verilen mücadele haklı bir mücadeledir. Laiklik bu mücadelenin adı olmuştur.
Teokrasiye başkaldırının simgesi olan laiklik, zamanla inançlara baskının aracı haline getirilmiştir. İnsanları kendilerine köle etme hırsı içinde olanlar şimdi, ya dini ya da laikliği kullanarak hürriyetleri ortadan kaldımaya çalışmaktadırlar.
Kiliseye benzer bir dini kurumu müslümanlıkta oluşturmak mümkün olmamıştır. Kur’an’ın varlığı buna en büyük engeldir. Kur’an, din ve devlet ilişkilerinin ideal prensiplerini ortaya koymuştur.
Duygusal davranmayan herkes onları kabul eder. Bu çalışma ile biz, Kur’an ışığında din ve devlet ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini araştırdık. Çünkü Kur’an Allah’ın son kitabıdır ve hiç bozulmadan bize kadar gelmiştir. Sonra da teokrasi ve laiklik konusunu ele aldık. Onu da Kitab-ı Mukaddes’e ve Kur’an’a göre açıklamaya çalıştık.
Konuyu, aşırılığa kaçmadan işlemek ana gayemiz olmuştur. İnsanlar üzerinde hakim olmak için dini kullananlarla laikliği kullananların açmazlarını kısa ve özlü biçimde tespite gayret ettik.
Burada doğruları göstermek istedik. Doğruları aslında herkes, büyük ölçüde bilir ama onları uygulamak herkesin hesabına gelmez. Bunu iyi biliyoruz. Biz, eğer insaflı hareket edebilen kişilere faydalı olabilirsek kendinimizi başarılı sayacağız. Böylelerinin sayısı da pek az olur.
Gayret bizden başarı Allah’tandır.
Yazı kategorisi: Islam | Yorum Yok »













